TİRANA KARŞI

Gülsüm KAV

  • 18 Eylül 2017

“Erkeklerin dünyası devlet, kadınların dünyası ise evdir ve bu iki dünya birbirini tamamlamıştır. Kadınlar erkeklerin dünyasına sızmak için uğraşmamalıdırlar.” 

MANSET“…Modern dönemin devrimsel dönüşümleri, kadınların kendilerine uygun görevlerini ellerinden almış ve gözleri kendilerine uygun olmayan alanlara çevrilmiştir… Kadın için en uygun, en iyi ve öncelikli yer aile içidir ve kadının en yüce görevi; ulusun ölümsüzlüğünü sağlayacak olan çocuklar doğurmaktır. Aile bir ulusun gücünün kaynağı ise kadın da onun özü ve merkezidir. Kadının ülkesine hizmet etmesi için en uygun yer; evliliği, ailesi ve anneliğidir. Bu onun en ulvi amacıdır.” 

Bu sözleri kimler söylemiş olabilir? Hangi ülkenin yöneticileri? Türkiye? İran? Ortadoğu’da bir ülke? Rusya? Polonya? ABD?

Türkiyeli kadınlara çok tanıdık gelen kadın düşmanı bu sözlerin sahipleri, Hitler ve görevi onun her sözünü halka yutturabilmek olan Gobbels’tir. Aslına bakarsanız bir sahiplikten söz edilecekse tarihin en eski nefret biçimi mizojinin-kadın düşmanlığının yükseldiği her faşizm deneyiminde, bütün diktatörlüklerde, dinsel muhafazakarlığın arttığı her durumda siyasi liderler hep böyle konuştu. Faşizm, her zaman açık bir şekilde erkekliğe atfedilen değerleri yüceltip kadınları aşağılar. Hedefinde tüm yurttaşların kendi yaşamı üzerindeki kontrolü sonlandırmak vardır. Bunu sağlamanın erkekleri ikna etmeninin, kadınları zorlamanın kolay yolu, hep tarihte hazır bulduğu erkek egemenliğini kullanmak, onun en uç biçimlerini kışkırtmak olmuş.

Bütün tecrübeler bunu gösterir.

“Önce kadınları vurun” 

DIKTATOR ERDOGANFaşizm, her toplumdaki deneyiminde kadınları hedefe koyarak bir rejim olarak kurulmuş. Önce kadın düşmanı beyanlarla başlayan süreç, buna uygun birtakım yasaları yürürlüğe koymakla devam etmiş. Dünyanın bütün ülkelerinde dünyanın bütün kadınları için faşizmin adımları aynıdır:

•Önce kadınlar evlere, kendi “doğalarına” uygun rolleri gerçekleştirmeye gönderilmek istenir. Bunu sağlamak için öncelikle kadınların çalışma hayatından çekilmesi planlanır. İşin başı ekonomidir. Kadınların çalışıp kendi ayakları üzerinde durmaları, bağımsızlığa doğru adım atmalarını sağlayandır çünkü. Kadınların ekonomik alandaki varlıklarına son verilince egemenliğin sağlanmasının kolaylaşacağı düşünülür.

•Kadınların evlenip işlerinden ayrılmaları için krediler verilmeye başlanır, kafa doğurulan çocuk sayısına takılır, ortalığı içi boş bir “annelik propagandası” sarar.

•Özellikle kadınların rasyonel düşünme yeteneklerini kullanabilecekleri ve nesnel bir şekilde hareket edebilecekleri iş alanlarında olmalarından nefret edilir, kadınlar bu alanlardan uzaklaştırmak istenir.

•Saldırı tüm kamusal alana yayılarak devam eder; ev dışındaki tüm alanlar kadınlar için güvensiz hale getirilir. Buralarda kadınlar ya özel korunaklar ile dolaşacak; kıyafetlerine dikkat edecek, “münasip” saatte, “münasip” kişilerle, kendilerine özel otobüs, vagon, plaj, okul vb. “münasip” yerlerde bulunacaktır.

•Bütün bunları gerçekleştirebilmenin yolu için diğer önemli hamle; kadın örgütlerini hedefe koymak ve böylece kadınların direnişini kırmak, siyasi alandan tümüyle dışlanmasını sağlamaktır.

Başta Nazi Almanya’sı olmak üzere kadın düşmanlığının açıkça savunulabildiği tüm rejimlerde adımlar aşağı yukarı böyle gerçekleşmiş.

Tüm diktatörler her zaman modern dönemde görece “zayıflayan ataerkilliği” güçlendirmek ister. Yönetenler “istese de istemese de” modernleşme; kentleşmenin artması, kadınların işgücüne katılımı beraberinde kadınları değiştirir, haklarını daha çok arayan hale getirir. Bu sürecin hızlandığı bizim gibi toplumlarda kadınların uyanışını erkeklerin baskı altına almaya çalışmasının gerilimi hep vardır.

Türkiye’de muhafazakar iktidar döneminde bu gerilim artmış, şiddetin en uç biçimi olan kadın cinayetlerine dayanmıştı. Bu zeminde başlayan rejim değişikliğinde ise “özel alan” diye tabir ettiğimiz alanda gerçekleşen bu şiddet, olduğu gibi kamusal alana taşındı, kadınlar hiç tanımadıkları erkekler tarafından hırpalanmaya başlandı. Kıyafetleri bahanesiyle saldırıya uğramak, bisiklete binen kız çocuğunun kafasına taşla vurulması, müftülere resmi nikah yetkisi vermeye çalışma, kadınları tecrit eden  ayrı ulaşım araçları vs. gündeme gelmeye başladı. Erkek şiddeti yaygınlaşıp farklı niteliklerde karşımıza çıkarken, kadın cinayetleri artarak devam etti. Cinayetler ve “ev içindeki şiddet” de nitelik değiştirdi, vahşi bir karakter kazandı. Boşanmak isteyen eşinin evine bomba düzeneği yerleştirme, eziyet ederek öldürme, başını taşla ezme gibi savaş yöntemleri, şeriat yöntemleri görülmeye başlandı. Cinayetlerde faili meçhul oranının artması tam bir cezasızlık, kuralsızlık tehlikesi doğurdu. Bu benzeri yeni olgular yaşıyoruz. Yeni rejimin yeni semptomları sayabileceğimiz bu örnekler, mücadele edip durdurmaz isek başımıza daha neler gelebileceğini gösteriyor.

Ne yapmalı?FEMINIST EYLEM - ISTANBUL

Önce şunu bilmeli; tiranların kadınlar üzerinden yaptığı hesaplar hiçbir zaman aynen tutmaz. Hatta saydığımız kadın düşmanı adımlarının somut olarak gerçekleşmesi, kadınlar üzerinde farklı ve çelişkili etkiler yaratır. Mesela hiçbir zaman kadınları tümüyle susturmak mümkün olmamış, bu baskı tersine bambaşka sonuçlar da yaratmış. Kendi döneminin en modern yöntemlerini kullanan Naziler için bile durum budur. Başlangıçta demogojik söylemlerinin etkisinde kalan ama faşizmin iktidarının gerçek adımlarından sonra gerçeklerle yüzleşen kadınları hiçbir demogoji ikna edemedi,  rejim karşıtı mücadeleye katıldılar.

Ne Almanya’da ne İran’da, hiçbir yerde hiçbir kadın düşmanı rejim kolay kurulmadı.

Kadınlar kolayca boyun eğmedi, en zor şartlarda mücadele ettiler. Faşizme karşı birleşik mücadelenin her aşamasında da kadınlar vardı, Hitler ordularını durduran cephelerde de. Kendilerinden sonraki kuşaklara önemli bir tecrübe bıraktılar.

Gerçeklerle yüz yüze gelince asıl korkanlar ve şaşıranlar faşistler oldu. Kadınların, ezilenlerin kendilerine karşı direndiğini, savaşabildiğini gördükçe inanamadılar, bundan korktular. Tıpkı bugün mücadele eden kadınları karşılarında görünce korkan IŞİD’liler gibiydiler. Korkuları gerçekleşti,  kadın düşmanları, halk düşmanları yargılandılar. Bugünün cihatçıları, faşist bir rejim kurma meraklıları da aynen öyle olacak. Çünkü biz de durum ne Almanya ne de İran’daki gibi bile olamaz, öyle bir düzey bile yok, kadın düşmanlığında da lümpen ve kifayetsiz bir karakter söz konusu. Nitekim bugünlerde iktidar da “metal yorgunluğu” dedikleri aslında tam bir çürüme olan yetersizlikleriyle ne yapacaklarını düşünüyorlar. Ama bu hallerine rağmen hemen her gün yeni bir kadın düşmanı tasarı ile karşılaştığımız için bekleyemeyiz, kadın mücadelesini geliştirmeliyiz.

Kadın Meclisleri

ISPANYA - FASIZME DIRENISDaha önceki deneyimlerde kadınların başarıları da oldu, yenilgileri de. Tarihe bakıp ders çıkarmamız gereken en büyük başarısızlık, farklı düşünceleri olan kadınların kendi içlerinde ortak bir örgütlenme ve birlik sağlayamamış olmalarıdır. Bu yüzden ne yapılmalı sorusuna ilk cevap; kadın olmaktan dolayı yaşadığı sorunlara itiraz eden tüm kadınları kapsayıcı bir mücadele cephesi oluşturmak ve bu cepheyi örgütlü hale getirebilmektir. Rejim değişirken yaşanan istikrarsızlık ve kutuplaşmalara kanalize olup, kadın olmaktan doğan kendi sorunlarını, endişelerini dile getirecek zemin bulamamaları, daha önce dünya çapında kurulan kadın örgütlerini bile başarısızlığa götürdü. Bu her deneyimde böyle gerçekleşti, kadınlar kendi çıkarlarını savunacak örgütler yaratmadıkları ve kalıcı kılmadıkları sürece kaybettiler. Biz bu hatayı tekrarlamayıp bugün en somut yaşadığımız sorunlara sahip çıkmayı hiç elden bırakmamalı, tıpkı “kıyafetime karışma” hareketinde olduğu gibi farklı kadınları bir araya getiren, kutuplaşmayı bile aşan bir metotla ilerlemeliyiz.

İkincisi Türkiye’de kadınların yaratacağı mücadele cephesinin kalıcı olması çok önemli.  Yıldan yıla büyük yürüyüşler yapıp, o yürüyüşlerde buluştuğumuz kadınlarla birlikte örgütlenmemek bugün içinde bulunduğumuz şartlarda önemli bir ihmaldir. Hem kadınlar açısından büyük kayıptır hem de öte yandan eşitlikçi ve demokrat da değildir. Kadın hareketinin, kadınları sadece eylemlere beklemek yerine, her bir kadının eşit söz hakkıyla var olabileceği, aklını katacağı, düşüncelerini önerilerini birleştireceği zeminler yaratma sorumluluğu var. Türkiye geleneğinde bunun yeterli olduğu söylenemez. 8 Mart’larda alanlarda buluşan binlerce kadının eminim söyleyecek sözleri de vardı ama bunun zeminlerini, meclislerini oluşturabilmiş değiliz.

KIYAFETIME KARISMASonuçta kadın haklarını savunmak, kadınların çıkarlarını korumak üzere bir örgütlenme şart, Meclis’ler formu her kadına eşit katılım sağladığından buna uygun bir form. Parçalı, kimliğe ve kendi yaşadığı soruna odaklı bir hat yerine bütün kadınların ortak meselesine seslenen, bütün benzeri meselelerde de, kadınlara yönelik yeni saldırılarda ortak tutum alabilen bir Kadın Meclisi, Türkiye’de bütün muhalefete örnek olabilir. Kurum temsilcilerinin değil,  herkesin katıldığı, eşit biçimde var olduğu meclisler. Gezi forumları gibi, Hayır Meclisleri gibi, onları da içererek aşan Kadın Meclisleri olabilir, olmalıdır da.

Gelsin herkes katılsın, kendi insiyatifi ile yer alsın, kendi önermesini anlatarak varolsun…

Kadınları rasyonel alandan kovmaya çalıştıkları bu devirde, bunun panzehiri olarak kadınlar düşünmeyi, önermeyi, aklı da zorlasın. Bütün zorluklarına rağmen eylemler yaparak mücadeleyi yeterince zorluyor kadın hareketi ve gayet başarılı. Şimdi bütün kadınların iyiliği için yine bütün kadınlarla aklını zorladığında, Türkiye’nin önünün açılacağına, tüm toplumun nefes alacağına eminim.

Bana göre yaşadığımız vahim sorunlar ile radikal mücadele ancak bu olabilir. Kendi kadın kahramanlarını yaratan büyük kadın toplulukları ve o binlerce kadının aklını birleştiren meclisler, kazanıp kazanamayacağımızın asıl mihenk taşı olacaktır.

*Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu Genel Temsilcisi

PaylaşShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterEmail this to someoneDigg thisShare on RedditShare on TumblrShare on LinkedInPrint this page