ŞEMSE’NİN HİKAYESİ

Raperin Munzur

  • 22 Ekim 2017

IRAQ-UNREST-YAZIDIS-DISPLACEDHaber gelmiş. DAİŞ hızla ilerliyor. Bir saate varmaz, ulaşırlardı Şengal’e. Ama halka umut vermişlerdi. “Biz buradayız, korkmayın” demişlerdi. Şimdi arkalarına bakmadan gidiyorlardı. Ama buradan giderlerse Êzidîlerin hepsi katliamdan geçirilecek. Bu kadınların, çocukların başları kesilecek.

“Baba insanları kırmışlar, kesmişler doğru mu?” dedi çocuk.

“Herkesi öldürdüklerini söylüyorlar…”

Ses yok Said’ten.

“Peşmergeler bırakıp kaçmış insanları, doğru mu baba?”

“Baba sen korkmazsın onlardan değil mi? Senin silahın var. Sen izin vermezsin masum insanları öldürmelerine, değil mi?”

Ses yok Said’ten. Başını kaldırıp bakamıyor oğluna. Çocuk sokaktan duyduğu son haberleri getirmiş. Aslında haber getirmemiş de cevap istiyor babasından. Kaçıp gelen peşmergelerden biri olmadığını, savaşacağını, insanları koruyacağını öğrenmek, ondan duymak istiyor.

Babalar oğullarının kahramanlarıdır. Hiç yakıştıramazlar onlara korkaklığı, zayıflığı. Hiç aciz görmek istemezler onları. Oysa babası başı elleri arasında hiç konuşmuyor günlerdir. Sakalları uzamış, beyazları çoğalmış bu üç günde. Gözleri hiç böyle yılgın, çökkün olmamış. Çocuk yüreğiyle biliyor aslında Muhammed, biliyor. Ama babası “yok” dese, güçlü bir söz dökülse ağzından inanmaya hazır hemen. Bir söz bekliyor sadece. Ama babasından ses yok.

“Baba, peşmerge kaçmış mı?” diye tekrar soruyor. “Sen kaçtın mı?” demiyor, diyemiyor. Konuşsa, cevabını alacak zaten, biliyor.

Üç günden sonra başını kaldırdı Said, oğlunun gözlerini gördü, bir hayal kırıklığı Muhammed’in gözleri. Savaş meydanında yenilmiş bir savaşçı Muhammed’in gözlerinde, kılıcını umutsuzca da olsa son kez çekmeyi bekliyor. “Hayır” dese babası, çekip kılıcını dalacak düşmanların arasına, gözlerindeki bu yenilmişlik gidecek, bir pırıltı gelecek.

Diyemiyor Said.

Said’in gözlerinde bir çocuğun cesedi…

Bırakıp kaçtığı o yerdeki insanların gözleri, gözleri onun gözlerine dikilmiş çocuğun bakışlarındaki öfke, acı yenmiş Said’i. Yenilmiş bir adam Said. Bir daha kimsenin gözlerine bakamayacak…

Kürtlüğün kitabında var mı kaçmak? 

1SEMSENIN HIKAYESI - RAPERIN MUNZUR3Bir adam, bir baba, bir peşmerge o. Başı ellerinin arasında düşünüyor. Silahını bırakıp gelmiş, uzaklaşmış savaş meydanından. Kaçmış… Kaçmış işte! Bunu kendisine, hele oğluna söyleyebilir mi? Kürtlüğün kitabında var mı kaçmak? Hele insanları zalimlerin, zulmün elinde bırakıp kaçmak? Ama o kaçtı işte. Kendisi gibi onlarca, yüzlerce insanla birlikte kaçıp geldi. Onları kılıçların, ölümün eline bırakıp geldi.

Oradaki insanları o cellatların eline bıraktı. Kadınların, erkeklerin, çocukların bakışlarındaki o şaşkınlığı, hayreti, acıyı asla unutmayacak, unutamıyor, uykuları kaçıyor.

Ama ona, onlara “gelin” demişlerdi.  Yanındakilerin çoğu sevinmişti. “Gidiyoruz. Kurtulduk” diye bayram etmişlerdi.

“Bize ne?” demişlerdi. “Bu ‘şeytan’a tapanlar, bu dinsizler için değmez. Savaşıp da öleceğiz, çocuklarımız ortada kalacak. Sonra kim zengin olacak, kimin kârı olacak bundan? Barzani yaşayacak, bizler toprakta çürüyeceğiz.” Öyle acele ediyorlardı ki… Haber gelmiş. DAİŞ hızla ilerliyor. Onlara doğru geliyor. Bir saate varmaz, ulaşırlardı Şengal’e. Ama halka umut vermişlerdi. “Biz buradayız, korkmayın” demişlerdi. Şimdi gidiyorlardı. Arkalarına bakmadan gidiyorlardı. Arkadaşları seviniyor. Birkaç kişi şaşkın, ne yapacağını bilmez halde, ikilemde.

O da karışık duygular içinde. Burada kalmak, savaşmak, ölmek istemiyor. Üç kuruş peşmerge maaşı için ölmeye değmez, diye düşünüyor. Çeteleri de yenemeyeceklerini biliyor. Ama buradan giderlerse Êzidîlerin hepsi katliamdan geçirilecek. Bu kadınların, çocukların başları kesilecek. Biliyor bunu. DAİŞ’in neler yaptığını görmüş, duymuş ve yüreğinde öyle bir korku büyümüş ki. Anlatılmaz. Ama bir de insani bir şey var ki… Sırtını sana dayayanlara ihanet etmek. İhanet o kadar kolay değil ki. Ama biraz Kürtlük, insanlık damarı olan birinde bu zor, zor…

Karar üstten: “Geri çekilin

SEMSENIN HIKAYESI - RAPERIN MUNZUR 5Çıkıp gidiyorlar. Arabalara atlayarak, geride kıyımdan geçecek insanların çaresizliğini bırakıp gidiyorlar. Kaçıyorlar. Arkasına bakan ve o insanların kahredici bakışlarını gören birkaç kişi dışında hepsi koşarak, sevinçle kaçıyor biraz sonra kanın akacağı, Êzidîlerin başlarının gövdelerinden ayrılacağı, talan edilecek o katliam mekanından.

Bu halkı savunmayacaklar. DAİŞ haber göndermiş, “geleceğiz, hepinizin kellesini keseceğiz” demiş. Kaçmak lazım. Karar üstten. “Geri çekilin, kimse savaşmayacak” demişler. Neden demişler, hesaplar nedir, neden savaşmayacaklarını bilmiyorlar. Ama işlerine geliyor. Hem de nasıl! Hepsi kaçıyor şimdi.

Said uyuyamıyor. Son anda göz göze geldiği o güneş saçlı, yeşil gözlü çocuk yaştaki kızın gözlerindeki o öfkeyi unutamıyor. O bakış yüzüne tükürüp duruyor sürekli. İşte bunu unutamıyor. Sonrasını da. Onlar gelirken Şengal’e doğru giden gerillaları, koşarak, uçarak giden o gençlerin yüzlerini ve onlara aşağılayarak bakan gözlerini bir de, unutamıyor.

Şengal’de binlerce insanı katlettiler. Binlerce kadını, çocuğu. İnsanlar bu yüzyılın en korkunç katliamı, sürgünü ve savaş acısıyla tanıştı. Her evin avlusunda kurşunlanmış, kesilmiş, parçalanmış Êzidî cenazeleri var şimdi. Kaçıp kurtulmaya çalışanları da yollarda yakaladı ölüm. Göç, kaçış yolunda çocuklar, yaşlılar dayanamadı öldü.

Şengal’in Ağustos’u cehennem

Ağustos sıcağı… Şengal’in Ağustos’u cehennem… Şengal dağlarına atsalar kendilerini, dağların ardı kurtuluş. Dağın başı bu mevsimde bile efil efil rüzgar… Ama çölü aşmak, çöl sıcağını geçmek zor. Bir damla su hayat demek ama su yok. Güneş kavurucu, güneşin kavuSEMSENIN HIKAYESI - RAPERIN MUNZUR 4rduğu toprak, o altın sarısı toz, havalanıp da bütün gözeneklerini kapatıyor vücutlarının, kaşlarına, kirpiklerine, saçlarına yapışıyor; burun, kulak deliklerine doluşuyor. Kavuruyor sıcak.

Kurtuluş yoluna düşenler çölle sınanıyor. Çölün sıcağı insanların vücutlarındaki suyu kurutmuş, gözlerin akı bile kurumuş, dizlerde derman kalmamış. Kafileler halinde ilerleyen gruptan her dakika birileri düşüyor. En çok çocuklar düşüyor altın sarısı toprağın buğusuna.  Kafileye eşlik eden gerillaların yanlarında getirdiği su da bitmiş, düşen çocukları sırtlarına alıyorlar arada. Hangi birine yetişecekler ki…

Bir ana, küçük oğlunun kurumuş bir ağacın kabuğuna dönmüş ağzını ıslatmak için ağzında tükürük biriktiriyor. Ölmek üzere olan çocuğun yüzüne çaresizce eğilmiş, ağzında birazcık tükürük oluşturmak için zorluyor kendini. “Su” diyor çocuk, “anaaa, suuu” diyor anlaşılmaz ve ancak anasının anlayacağı bir hırıltıyla…

Ana oğlunun ağzına tükürüyor…

Televizyonda katledilen Êzidîlerin görüntüleri, yollara kafileler halinde düzülmüş insanlar, bitkin, harap… Ağlayan, çığlık atan, “hawar hawar!” diyen kadınların ağıtları…

Televizyonda sürekli şu soru: “Çima Zaxo, çima?”

Haberleri izlemeye tahammül edemiyor. Başı dönüyor, içi bulanıyor o görüntüleri görünce, kendini tutamıyor…

Said kahroluyor ama kendini aklamak, vicdanını rahatlatmak için kendi içinde kendini temize çıkarmaya çalışıyor bütün bu gecelerde. Sigaranın birini diğeriyle yakıyor.

“Ben ne yapayım, emir kuluyum ben, ‘gelin’ dediler, ‘gidiyoruz’ dediler. Geldim. Tek başıma orada kalıp o canilere karşı savaşacak değildim ya. Ne yapabilirdim ki… Elimden bir şey gelmezdi ki…”

Sigaranın dumanını her savurduğunda içindeki sıkıntıyı savuşturmak istiyor da, havasız kalıyor ciğerleri… İçten içe o da biliyor ya çağırmasalardı da savaşamayacaklardı. İçten içe biliyor ne ailesi ne de kendisi kendini affedecek.

Biraz Kürtlük var serde. Biraz insanlık. Uykuları kaçıyor… Kimsenin yüzüne bakamıyor. Herkes yuhalıyor onu, karısı bile kaçamak bakıyor yüzüne, çocukları suçlarcasına bakıyor, kimse olaylardan konuşmuyor. Kimse Şengal kelimesini, DAİŞ kelimesini ağzına almıyor evde.

Kahramanını yitirmiş bir çocuk

Sonunda Muhammed bozdu bu gizli yasağı.

Sorusuyla delip geçti babasının sessizliğini. Utanç ile gerekli olanı yaptığı arasındaki duygusunu yıkıp geçti…

Annesi elinden çekip kapının önüne attı Muhammed’i, kafasına sert bir tokat patlattı.

“Git oyna dışarıda, bozma kafamı, başladın yine…”

Muhammed böyle anlarda inat, bela bir çocuk. İlle tersini yapacak, dayak yiyecek anasından, yine de yapmayacak dediğini. Ama kavga etmeye gücü kalmamış Muhammed’in, ilk defa tokat yerken ağlıyor. Normalde inatlaşır, gurur meselesi yapar; hırsla titrer dudakları, çenesi. Gözleri böyle kısılır da bir damla yaş akmaz. Ama annesinin tokadıyla gözyaşlarına boğuluyor. Tokadı bahane ediyor aslında, çünkü o babasıyla birlikte gururunu yitirmiş bir çocuk. O babasının yenilgisinden kendisine yenilgi bulaşmış bir çocuk. Kahramanını yitirmiş, gücünü tüketmiş bir çocuk Muhammed.

Kahramanını kaybedince boşlukta kalır oğullar. Tüm güçleri çekilir gider. Teslim olmuş bir çocuk o, ilk defa diretmedi annesinin hırpalamalarına, kapı önünde kaldı sessiz.

Said içerde, işte şimdi sessizliğini bozmuş ağlıyor. Oğlu dışarıda, o içerde… Günlerden sonra içindeki volkanı püskürüyor. Eşi gelip geçti yanından, gördü ağladığını, görmezden geldi, mutfağa gitti. Soğanları doğramaya devam ederken soğanın keskin acısının altına gizledi yaşlarını. Üç gündür öfkeden çatlayan yüreği dinmişti Said’in gözyaşlarını, oğlu karşısındaki çaresizliğini görünce ama affetmeyecekti Said’i. Bakmayacaktı yüzüne, konuşmayacaktı.

Said arka odaya geçti ayaklarını sürüyerek, Kimse yüzüne bakmıyor, çocukları uzak bir mesafeden izliyor onu.

Araya ölümler girmiş, çocuklarla babalar arasına bir ölüm, bir de ihanet girmiş.

Bir daha gelemezler bir araya…

Bir hainlik demleniyordur oradaMANSET-1

Şemse’nin yüzü toza, kana bulanmış, saçları kapatmış yüzünü, gözyaşlarının açtığı iki uzun kanaldan farkediliyor sadece teninin rengi.

Öyle güzel ki. “Bu kadar olur ancak” dedirtir insana. Şemse’nin yüzünde güzelliğinin ve onu nasıl taşıyacağının farkında bir olgunluk. 73 fermanın anılarının, anlatımlarının büyüttüğü, olgunlaştırdığı bir çocuk o. Daha on yedisinde.

Son yıllarda Kürtçe isimler azalıyor Şengalli aileler arasında, çocuklara Arapça isim vermek moda. Ama onunkini güneşten damıtmış kendini güneşin halkı olarak görenler. Ona da yakışmış. Şemse, Hayalê köyünden. Dağların güvenine yaslanmış küçük bir köy. Çölün bittiği yerle dağların başladığı yerde, o kıyıda doğmuş, bir kıyım hikayesinin içine doğmuş. Ancak orada büyümemiş, baharları gidiyorlar köylerine. Şengal merkezde evleri. Saddam, zamanında toplamışlar onları, dağlardan indirmişler. Dağların güveninden ovanın savunmasızlığına açılan yeni bir şehir kurmuş, oraya getirtmiş tüm Êzidîleri. Böylece denetimde tutmaya çalışmış, dağlardan, savunma mekanlarından koparmış. Araplar, Êzidîler, Müslüman Kürtler, Şiiler, Hıristiyanlar bu şehir merkezinde birlikte yaşamışlar. Kirvelik yapmışlar Müslümanlarla, unutmak istemişler eski düşmanlıkları.

Ama zehirli, gizli gizli bir düşmanlık büyüyor son bir iki yıldır sokaklarında Şengal’in. Müslüman komşuları onlarla aralarına mesafe koymaya, gözlerini kaçırmaya başlamış. Hepsinde değil tabi ama çoğunda bunu görmüş Şemse. Birbirinin yüzüne bakmaktan vazgeçti mi insanlar, bakışlar kaçırılmaya başlandı mı, bir hainlik demleniyordur orada. Zaten şehrin mayası ihanet değil mi, şehir değil mi ihanetin meskeni? Şemse Müslümanlarla kirvelik yaptıkları, komşuluk yaptıkları günleri hatırlıyor, sonra bir sabah silahlanıp da nasıl saldırdıklarını… DAİŞ’le birlikte, yan yana olduklarını. İhanet ve cinayet böyle yakınlarından, evlerini ayıran avlunun ötesinden fırlamıştı.

Gece karası saçları kana bulanmıştı

Kadınları, çocukları arabalara doldurmuş, götürüyorlar. Başlarında kara elbiseli, kara sakallı, silahlı adamlar. Kahkahalarla gülüyorlar, zafer çığlıkları atıyorlar. Sürekli “Allah… Allah” deyip duruyorlar. Allah adına katlediyorlar Êzidîleri. Tüm bu kadınlar ve çocuklar APTOPIX Mideast Iraq Yazidi New Year Photo Galleryganimet şimdi. Bu savaşta vaat edilmiş ganimetler onlar. Nereye gittiklerini bilmiyor Şemse. Aklı arkada bıraktığı o kanlı görüntülerde. Orada kalmış Şemse. Şemse, sürmeli, kara gözlerini bir daha böyle bir şey görmeyecekmiş, görmek istemezmiş gibi kapamış. Yine de görüyor her şeyi. Siyah, gece karası saçları dağılmış, kana bulanmış. Oysa ne sever saçlarını, tarar, örgü yapar, etrafta kimse yokken de omuzlarına salarak yürürken saçlarını dalgalandıra dalgalandıra savururdu. Ama şimdi Şemse’nin kara kaşları öyle umutsuzca çökmüş ki gözlerinin üstüne. Bakışlarında öyle bir umutsuzluk var ki. Biliyor, biliyor güzelliğin düşmanı, güzellik avcısı bu zalimlerin elinden kurtuluşu olmayacağını. Nasıl kıyacağını bilmiyor canına.

Birden bire çıkmışlardı karşılarına. Silahlar, göğü yırtan mermi sesleri, çığlıklar, “Allahu Ekber” nidaları… Bir anda şehri siyaha boyayan, karanlığa tutuşturan kara elbiseleri, kara sakalları ile çıkmışlardı karşılarına. Kaçmaya fırsat bulamamışlardı. Sokaklar kana bulanmıştı, avlularda üst üste ölüler.

Kaçmaya çalışanlar kaçamıyor ellerinden. Çekiştirip sürüyerek toplamışlardı bir araya. Elini bağlayan öyle bakmıştı ki ona, tüm bedeni titremişti. Kendisini kalabalık bir kadın grubu içinde bir arabada bulmuştu. Çırpınışlar, bağırışlar boşunaydı. Dayak, tekme, küfürler, tehditler, mahşer yeri… Direnenlerin boynuna inen o kılıçları görmüş de hepsinin yüreğine öyle bir korku çöreklenmiş ki. Hareketsiz kılan, hissiz kılan bir korku. Öyle bir korku ki; korkunca ne yapılacağını, nasıl davranılacağını unutturan.

Ölmekten değil korku. Haram olmaktan, rezil olmaktan, onurlarını kaybetmekten… Çünkü hepsi onların eline geçmektense ölmeyi tercih ediyor. Yetişenler öldürdü kendini. Yetişemeyenler ölmek istiyor ama bu gördükleri ölümler ölüm değil; bu zulmü, bu korkunç görüntüleri kimse kendi ölümüne yakıştıramıyor.

Araba tıklım tıklım. Çocuklar ağlıyor. Bir çocuk annesinin kana bulanmış beyaz elbisesine yapışmış, sıkışmış kadınların arasına. Nefes almakta zorlanıyor.

“Ana, ne yapacaklar bize?” diye soruyor.

Soruları hep çocuklar soruyor.

Analar, babalar hep çaresiz, cevapları yok onların. Cevap verememenin acısı, çocukların soruları altında ezilmek ağlatıyor anaları… Elini kaldırıp da çocuğuna sarılacak, teselli edecek gücü yok. Boş bakışları o yana bile dönmüyor. Çocuk çekiyor eteğini anasının, sesini daha da yükselterek ağlıyor.

“Anaaa! Ne yapacaklar bizeeee!!!”

Ana hıçkırıklara boğuluyor…

Musul’da ‘satılacaklar’

Şemse umutsuz, başını yanındaki kadınların gövdesine bastırmış, yüzünü gizliyor. Kendini gizliyor. Ama Şemse gibi bir güzellik gizlenemez ki. Gizlenmenin anlamsız olduğu bir yerdeler. Tüm mahremiyetlerin bittiği yerde. Biliyor görecekler ve alacaklar onu. Farkında güzelliğinin. Bu güzelliğin başına bela olacağının farkında. O yüzden korkuyor bu kadar. O yüzden güzelliğini büyük bir günah gibi taşıyor üstünde şimdi. Onu kirletecek bir şey gibi.

Musul’a gidiyorlar. Musul’da ‘satılacaklar’. Köle pazarları kurulmuş. Kızları orada öyle ucuza satıyorlar ki. “Bir insan böyle mi ucuz olur?” diyor insan. Mesele parasında değil; satmakta, kadını satmak, satabilmekte, pazara çıkarmakta…

Erkekler gelip gidip bakıyorlar. Elliyorlar. Beğeniyorlar. Vazgeçiyorlar, başkasına bakıyorlar.

Şemse’yle birlikte kızlardan bazıları ayrıldı, götürmediler pazara. Güzelleri komutan ve savaşçılara ayırıyorlar. Şemse gibi bir güzelliği ağzından salyalar akan, çirkin suratlı, korkunç adamlardan biri aldı. En güzel kızı en çirkin ve en acımasız olan aldı, en kudretli olan sahip oldu yine en güzele.

Devam edecek…

PaylaşShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterEmail this to someoneDigg thisShare on RedditShare on TumblrShare on LinkedInPrint this page