‘Sanatın da bir direniş olduğuna inananlardanım’

Türkan ARSLAN

  • 16 Şubat 2018

MANSETTüm baskı dönemlerinin ortak birçok özelliği vardır. En fazla gerçekler ölür. Yalan tüm toplumsal alanı kasıp kavururken, sanat ve siyaset alanları daraltılır. Toplumsal etki merkezlerine en olmaz denilen yalan ve karalama kampanyalarıyla taarruz edilir. Sanatçılar ve siyasetçiler cezaevlerine konulmak için çepeçevre kuşatılırlar. MKM “teatra jiyana nû” tiyatro grubu sanatçısı Rugeş Kırıcı “Nefesinizin kesildiği an ya ölürsünüz ya da çırpınıp ondan kurtulmaya çalışırsınız” derken bu kuşatmayı anlatıyordu.

Alabildiğine dar, tekrarı tüm ülke sathına yayan AKP-MHP koalisyonu, kendilerinden önceki devlet ve siyaset erbabının yarınlarda anlatmaktan utanacağı bir düzeyin devletleşmesi ortaklığıyla, şimdiden tarihin utanç sayfalarındaki yerlerini çoktan aldılar.  “Direnen toplumların sanatının da bir direniş olduğuna inananlardanım” diyen Sevgili Rugeş Kırıcı bu günlerin o anlamda ne kadar önemli olmasına dikkat çekiyor.

On beş yıldır Kürt tiyatrosunun gelişimine emek veren ve Kürt tiyatrosu adına Mezopotamya Kültür Merkezi tiyatro çalışmalarına aktif olarak devam eden Kırıcı ile OHAL Türkiyesi’nde kültür ve sanatın halini konuştuk…

OHAL 6. kez uzatıldı ve hayatımızda olağan bir hale geldi. OHAL ve KHK ile yönetim giderek olağanlaştırıldı. Hem toplumsal ve sanat alanının alabildiğine daraltılması sürecini yaşıyoruz hem de kadın merkezli sanat ve siyaset alanının özel bir saldırıya maruz kaldığını görüyoruz? Sanat ve kadın üretiminden bu denli korkulmasını neye bağlıyorsunuz?

RUGES KIRICI 3Aslında her iki alan da toplumun en çok baskılandığı alanlar. En çok sanat ve kadın sözcükleri bir toplumun demokratikleşmesinin sembolüdür bence. Kadının ifade alanının arttığı, varlığının kabul gördüğü, kimliğiyle reddedilmediği toplumlarda demokratik özelliklerin hâkim olduğunu gözlemleriz. Yani neredeyse toplumun nefes alıp almamasının bile denetlendiği bir dönemi yaşıyoruz. Nefesinizin kesildiği an ya ölürsünüz ya da çırpınıp ondan kurtulmaya çalışırsınız. Bu nefessiz bırakılma durumunun silkinip ayağa kalkmaya dönüşeceğine inanıyorum. Bunun sürdürülebilir olacağına inanmıyorum. Kapatılan, yok edilmeye çalışılan kurumların hepsi aslında demokrasi mücadelesi veren kurum kuruluşlarıdır. Sanat zaten başlı başına demokrasi ile beraber yürüyen bir alandır. Tüm bu kültür sanat alanlarının, bu duruma sessiz kalacağına da inanmıyorum. Bu tür yönetimlerin kendilerini yaşatabilmelerinin tek koşulu korku yaratmaktır. Fakat benim şuna inancım var; artık bu tür yönetimler kendilerinin sonunu getirdikleri gibi nefessiz kaldıklarını, çırpındıklarını çoğumuz görüyor ve farkındayız.

Baskı rejimlerinde tarih boyunca kadının varlığının yok sayıldığını ya da başka şekillerde tanımlandığını görürüz. Çünkü baskı zulüm ve faşizm eril bir şeydir. Dolayısıyla son dönemlerde de kayyumlar, KHK ve OHAL ile beraber hayata geçirilen kanunlar ve yasalar ile beraber elbette kadın kazanımlarının tümü imha edilmek istendi. Son yıllarda özellikle Kürdistan’da birkaç yıldır kadının kendi öz gücü ile elde ettiği bütün kazanımlar, ilk hedef olarak gösterildi. Elbette zannedildiği gibi ezildiğini düşünmüyorum. Her alanda olduğu gibi, kadın ve sanat birleşince baskı yönetimleri, rejimleri için korkunç görünür. Sanatın toplum üzerindeki etkisi, yarattığı enerji ve ürettiği bakış açısının değiştirici gücü tarih boyunca analiz edilmiş ve görülmüştür. Dolayısıyla kadın ve sanat birleşince demokratik toplum özelikleri gelişme gösterir. Bu da baskı rejimlerinin hoşlanmadığı türden gelişmeler olmaktadır. Ayrıca OHAL ve KHK tamamen korku zemini üretmeye yönelik baskılama biçimleridir. Çünkü zulüm kendini ancak korku ortamında yaşatabilir ve korku ortamında büyütebilir. Yeter ki biz sanatçılar sanatını yapmaktan vazgeçmesin. Yasaklamalara, sansürlemelere rağmen herkes kendisine yeni bir nefes alanı oluşturursa, bu tür yönetim biçimlerinin kendini sürdüremediği bir an gelecektir.

Çok sayıda dernek ve kültür kuruluşu kapatıldı, KHK hükümleriyle faaliyetleri yasaklandı ya da çalışmalarına engel çıkarıldı. Bunun sürdürülebilir olduğunu düşünüyor musunuz?

RUGES KIRICI3KHK ve OHAL sürecinde en çok yara alan sanat alanı oldu. Çünkü sanatın güçlü toplumsal etkisi bütün bu tür yönetimler tarafından çok iyi bilinir ve çok iyi analiz edilir. Bu güçlü etki ses çıkarmayı, başkaldırmayı hatta isterse suskunlaşmayı da sağlar. Sanat öyle güçlü bir alandır ki bir resimle bir dansla milyonlarca insanın algısını değiştirebilirsiniz. Pek çok tiyatro grubunun mekânı, kültür merkezleri muhalif duruşu olan sanat merkezleri mühürlendi. Özelde de Kürt Kültür Merkezlerinin pek çok kurumu mühürlendi, belediye bünyelerinde çalışan sanatçı arkadaşlar ihraç edildi. Diyarbakır Şehir Tiyatrosu sanat grubunun hepsi neredeyse ihraç edildi. Türkiye’nin pek çok yerinde bu örnekler yaşandı yaşanmaya da devam ediyor. Fakat mekânları kapatılan pek çok sanatçı kültür merkezi faaliyetine devam ediyor. Sanatın bir mekân ihtiyacı olduğuna inanmıyoruz, çünkü sanatçı her yerde sanatını yapabilir, tabi zorlayıcı bir sürü yanı var, ancak bu sanatını icra edebilmesine engel olmamalıdır.

Saldırının bir ayağı da sanat cephesini hedeflemişti. Sanat ve sanatçı OHAL ve KHK Türkiyesi’nde ne yaşadı? Hangi zorluklarla karşılaştı? Özgün olarak Kürt sanatında bir daralma yaşandı mı? Bu alan nasıl ve ne kadar ayakta kalmayı başardı? 

Kürt sanatında bir daralma yaşandı diyebiliriz. Bunun yanında daha nitelikli daha güçlü bir enerji, bir çırpınış bir var olma ve direnme hali de var denilebilir. Direnen toplumların sanatının da bir direniş olduğuna inananlardanıRUGES KIRICI2m ben. Kürt sanatı için bu dönemde ne değişti, doksanlar nasıldı, kıyaslamaya kalkışırsak eğer, her zaman alan dardı ve zordu. Kürt sanatı çeperini genişletmek için otuz yıldır bu mücadeleyi sürdürüyoruz. Bu ülkede Kürt sanatçısı olmak, Kürt olmak hep zordu. Şu dönem karşılaştığımız en belirgin şey çeşitli ve komik gerekçelerle mekân verilmemesi. Özellikle vurguluyorum, İstanbul’da CHP belediyelerine ait onlarca salona başvuru yaptık. Herkes kendine alan bulurken biz çeşitli gerekçelerle reddediliyoruz. Tabii içerik vb. ile ilgili değil. Örneğin şu an bir İtalyan yazarın oyununu oynuyoruz. Sözlü olarak ifade edilip edilmemesi de önemli değil, korku duvarını Kürtçe olmasının yarattığının farkındayız. Açıkça hissediliyor. Aynı dönem işte bir sürü tiyatro grubu ile başvuru yapıyorsunuz onların başvuruları kabul edilirken, bizim için redde dönüştüğünü görüyoruz. Biz de reddedişi reddetmenin refleksini göstermeye devam edeceğiz.

Şu anda Türkiye’de pek çok muhalif alternatif tiyatro grubu daraltılmış durumda, fakat işte adı Kürt olunca daha farklılaşan ve değişen bir gerçeklikle karşılaşılıyor maalesef. Son günlerde biliyorsunuz az çok takip etmişsinizdir tiyatro oyunları yasaklanmaya başlandı. Emek tiyatrosu ve Barış Atay “Sadece diktatör” oyunu pek çok ilde yasaklandı. Kural yasa tanımadan, “Adı geçen şahsın” denerek çeşitli gerekçelerle “il sınırına giremez” gibi yasak biçimleri üretildi. Bu yüzyılda ayal bile edilemeyecek şeyler, belki yirmi yıl sonra, oturup durumun vahametini tartışacağız. Bir daha tekrarlanmaması adına tarih bunları yazacak elbette.

Güncel olarak yürüttüğünüz çalışmalardan biraz bahseder misiniz? Halkın performansınıza dönük ilgisi ve tepkisi nasıl?

RUGES KIRICIŞu anda MKM “teatra jiyana nû” bünyesinde çıkardığımız “Bêrû” (Yüzsüz) diye bir oyunumuz var. İtalyan yazar Dario Fo’nun bir oyunu. Biraz devlet halk sermaye üçgenini mizahla sorgulayan bir oyun. Valilikler ve yer engellemelerine rağmen turne yapmaya çalışıyoruz, ulaşabildiğimiz yerlere ulaşmaya çalışıyoruz. Halkın ilgisi hiçbir dönemde olmadığı kadar şaşırtıcı. Özellikle tiyatro gösterilerinden bahsediyorum, belki müzik dinletilerine bile gösterilmeyen yoğun bir ilgi var.

Bunun bir ihtiyaç olduğunu görüyorsunuz elbette. İnsanlara bu tür dönemlerde toplanmak ve bir araya gelmek için bir sebep gerekiyor.  Alanlara çıkamıyorsunuz, yok edilme ile karşı karşıyasınız dolayısıyla bu tür sanat etkinlikleri insanları hem rehabilite ediyor hem de buluşturuyor. Kürt tiyatrosunda da bu enerjinin olduğuna inanıyorum. Özellikle Amed şehir tiyatrosu ve “teatra jiyana nû” tiyatro grubunun gösterileri en çok Kürdistan’da dolaşımda. Rotasyon yaparak ve aktif olarak bütün engelleri aşarak her yeri dolaşmaya çalışıyoruz. Tarih bunu da kaydediyor. Biz yirmi yıl sonra dönüp baktığımızda “o gün ne yaptık acaba, galiba biraz yapmışız, eksik de olsa yapmışız ama durmamışız” diyebilmenin rahatlığını yaşamayı birçok arkadaşımızın düşündüğüne inanıyorum. Seyircimize ulaşmaya gezmeye ve çaba içerisinde olmaya devam edeceğiz, bu dönemin o açıdan önemli olduğunu biliyoruz.

Son günlerde Kürt kazanımlarına dönük yoğun saldırı tehditleri, Rojava Kürtleri’ni, Türkiyeli halkları ve Suriye’yi büyük bir ateşin içine atacak girişimlere şahit oluyoruz? Bu konuda neler söyleyebilirsiniz? 

AKP aslında içerde sıkışmış ve tükenmiş, itibar göremeyen politikalarının kendilerini erittiğine, seçimleri kaybedeceğine inandığı için ve kaybettiği itibarını kazanmak için, bir hamle yapma ihtiyacında bulundu. Milliyetçiliği Kürt düşmanlığı üzerinden örgütleyip iktidarını koruma hamlesidir. Efrin’e saldırı aslında milliyetçi damarı tekrar canlandırmanın en kestirme yolu olarak görülüyor. Oysaki Kürtlerin Rojava’ daki kazanımları dünyada itibar ve saygınlık görürken ve güçlenirken, AKP politikaları dünyada ve içerde bütün kurdukları oyunlarına rağmen baş aşağı inişe geçmiştir. Gelecekte yeri olmayacak tek bakış açısı da onlarındır. Ayrıca 15 Temmuz’dan sonra dağılan ordudan sonra yeni bir ordu inşa etmek için yapılan kanlı bir deneydi.

PaylaşShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterEmail this to someoneDigg thisShare on RedditShare on TumblrShare on LinkedInPrint this page