Öncesi ve sonrası yok

Zilan DİYAR

  • 12 Temmuz 2018

MANSETBir çocuk evinin kapısına çıkıyor. Belki oynamaya ya da neler olduğunu anlamak için merakını gidermeye. Henüz çocuk olduğunu, masum olduğunu bilmenin rahatlığıyla. Zulmün böylesine insanın aklı ermezken, onun çocuk aklı bunlara ermediği için. Keskin nişancılar tarafından vuruluyor.

Her şeyin üstesinden gelebiliriz. Çünkü insan denen varlığın kendine ihanet etmediği zamanların hatırasıyla yaşıyoruz. Yeşile, yıldızlara, denize, ormana, tüm canlılara biat ettik. Lakin ‘evrenin zayıf varlığı’ insanın çaresizliğinden doğan hükmünü kabul etmedik.

Zulüm sahiplerini iyi tanırız biz. Ormana, yeşile, yıldızlara, denize ve bize nasıl kıydıklarını biliriz. Ol sebepten insanın kendine ihanet ettiği o günden bu yana sürer direnişimiz. Direnişin ilk kıvılcımını yakan olmakla övünmedik, çünkü zulmün ilk muhatabı biz idik. Her şeyin üstesinden gelebiliriz, çünkü unutmadık.

Her şeyi hatırlıyoruz. Üzerinden üç yıl değil bin yıllar geçmişçesine. Unutmak, istedikçe her ayrıntısını hatırlıyoruz asırlara bedel zulmün, gelecek düşü kurduğumuz bu ülkede bir kez daha tezahür edişini. İnsan denen varlığın kendine ihanetinin çağımızdaki tanığıyız. O halde gördüklerimizi anlatalım.

Bahçede 33 cansız beden 

Yıl 2015. Aylardan Temmuz. Suruç’taki Amara Kültür Merkezinde hayata dair tatlı bir uğultu var. Gençler elde avuçta ne varsa yüklenip gelmiş. Kobanê’ye çocukların yaralarını sarmaya gidecekler. Kan görmesin istiyorlar çocuklar. Oyuncaklarına sarılıp uyusunlar. O tatlı uğultu keskin bir patlamayla diniyor. Bahçede 33 cansız beden ve çocukların hiç sarılamayacağı kanlı oyuncaklar öylece duruyor.

Bir Ağustos sıcağı. Yerde çıplak bir kadın uzanmış öylece yatıyor. Sıcaktan bunaldığı için değil, zulüm sahipleri insanlığından soyunduğu için yatıyor. Onlar Ekin Wan’ın cesedini çırılçıplak  ediyorlar görelim diye. Biz her türlü maskesinden soyunmuş çırılçıplak zulmü görüyoruz.

Utancın sığacağı bir yer bulunamıyor

sonEylül hep hüzünlü bir ay mıdır diyen bir zihin tazelemesi. Bir çocuk evinin kapısına çıkıyor. Belki oynamaya ya da neler olduğunu anlamak için merakını gidermeye. Henüz çocuk olduğunu, masum olduğunu bilmenin rahatlığıyla. Zulmün böylesine insanın aklı ermezken, onun çocuk aklı bunlara ermediği için. Keskin nişancılar tarafından vuruluyor. Annesinin her günkü gibi koynunda yatırdığı bu kez ölü bir çocuk. Küçücük bedeni bir buzdolabına sığıyor. Ama bu utancın sığacağı bir yer bulunamıyor. 3 gün değil asırlarca bekliyor o ceset buzdolabında. Bu yüzden annesi Emine’ye sorduklarında; “53 yaşındayım ama siz oraya 200 yıla yetecek kadar şey yaşadı diye yazın” cevabını veriyor.

Taybet Ana’nın ahı vurulduğu yerde kalıyor

Aylardan Aralık hava soğuk. Bir kadın komşusunun evinden dönüyor.  Keskin nişancılar tarafından vuruluyor. Yedi gün vurulduğu yerde yatıyor. Ve sonunda toprak onu içine alıyor ama bu utancın sığacağı bir yer bulunamıyor. Taybet Ana’nın ahı vurulduğu yerde kalıyor.

Ve bu dünyada sadece 3 ay yaşamış bir kız çocuğu asırlık acıları, öfkeleri sırtımıza yükleyip öylece gidiyor bu dünyadan. Üç aylık bir kız çocuğuna, Miray bebeğe dar geliyor bu dünya. Onun varlığını kendisi için tehlike görecek kadar çılgınlaşıyor zulüm.

Bunlar yaşanalı üç yıl oldu. Öyle çirkindi ki asırlar öncesinden yaşanıldığını varsaymak istedik. Biz böyle bir yöntemle hayata tutunmaya çalışırken zulüm sahipleri öncesinin varlığını unutturmak için devam etti.

Bin yıllık zeytin ağaçlarını insan kanıyla suladılar

Sonrasını biliyorsunuz. İnsanları değil heykelleri bile (Yüksel Caddesi eylemlerinden sonra) gözaltına aldılar, kendi yarattıkları bu tabloyu aynen resmeden Zehra Doğan’ı tutukladılar. Efrîn’de bin yıllık zeytin ağaçlarını insan kanıyla suladılar. Orada heykeli gözaltına almak da yetmedi, yıktılar!

Bize bunlardan öncesini unutturmak istediler. Öncesini de hatırlıyoruz. Sonra olanları da. Öncesinde ne mi vardı? Evrenin en zavallı varlığı olan insanın çaresizlikten doğan hükümranlığının son bulacağına inanıyorduk. Acılarımızı, öfkelerimizi, yitirdiklerimizi evrenin sağaltıcı gücüne devredip yolumuza devam etmek istiyorduk.  Altında yaşadığımız bu göğün, bu dünyanın hepimize yetebileceğini birbirimize anlatmaya çalışıyorduk. Affetmeyi öğreniyor, yaşadıklarımızı unutmak istiyorduk. Belki de en büyük zayıflığımız bu idi.

Hesap sorarak ilerleyeceğiz

KADIN - POLIS - DIRENISŞu satırlar yazıldığı zaman, yeniden öncesine dönmenin haklı umudunu taşıyan hummalı bir seçim çalışması sürüyor. Sonuç öncesine dönmek isteyenlerin istediği gibi neşeli, umutlu ve hak ettiğimiz gibi olsun isteriz. Ama upuzun tarihimizde küçücük bir nokta olan bu zaman diliminde bize yaşatılanları unutmadan, unutturmadan.

Bize asırlara bedel bu acıları yaşatanlardan hesap sorarak ilerleyeceğiz. Hayatın önce ve sonrası olmayan bir döngü olduğunu bilerek.

Biz kadınlar, hayatın öncesiz ve sonrasız sürekli bir akış olduğunu, zulmün ilk muhatapları olarak direnişin ilk kıvılcımını çaktığımızı unutmayacağız.

Sonuç ne olursa olsun, insanın kendine ihanet ettiği o ilk günden bu yana direndiğimiz gibi direneceğiz.

PaylaşShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterEmail this to someoneDigg thisShare on RedditShare on TumblrShare on LinkedInPrint this page