Newroz, bahar, Kemal ve savaş ve kadın!

Müge Tuzcuoğlu

  • 18 Nisan 2017

KEMAL KURKUTDoğada, bizim döngü hesabımıza göre, her yıl bir kere oluyor: Bahar geliyor. Salkım söğüt dalları pırtlıyor, yaprağa dönüşüveriyor. Toprak, hava ve su can’lanıyor. Her döngüye ihtiyacımız varmış gibi, yeniden yeniden yaşıyoruz. Bir kısırlık aksine, bir bereket, bir birikim, bir sevinç getiriyor doğa. Bu yıl da çok ihtiyacımız vardı, “yeni” bir şeylere ve o yenilik ile bereket ve ferah getirdi bahar. Hoş geldi!

Newroz için de benzer bir şeyi söyleyebiliriz. Binlerce yıllık tarihi içinde, toplumsallaşması ile birlikte, içinde yaşadığı doğayı döngüselleştirmesinin bir parçası olarak insanlar bazı günleri öne çıkartıyor. Üzerine efsaneler, masallar, ideolojiler yüklüyor ve diğer günlerin dışında, o günü görkemleştiriyor. Bu yılki Newroz’un kalabalıklığına da çok ihtiyacımız vardı, öyle de oldu. Baharı ve yeniliği ne kadar çok istediğini bir kez daha ortaya koydu insanlar.

Doğal ve olağan-sıradan olmayan bir şey vardı o gün. Bir gencin bu kadar rahatlıkla, göz göre göre öldürülmesi. Sinirlenme hakkı bile tanınmayan bir gencin, binlerce insan içinde kolayca can vermesi. Her bulduğu fırsatı ölüme çevirebilme mekanizmasını, bu döngülerin dışında tutmak lazım. Normal döngünün dışındaki, bu dünyada yeteri kadar nefes alıp, yaşlanan bedenin zamanında gelmeyen her ölüm, doğal değil artık.

Savaş, bu döngünün en olağanüstü hal’i! İnsanın doğasında olup olmadığını filozoflar tartışadursun; bir gencin, sırf sinirlendi diye öldürülmemesini savunacak olgunlukta, birikimde ve akıl’dayız. Kaç ideoloji, kaç fikir, kaç nefret olursa olsun… Bir ölümü, bir işkenceyi çıkart, bir avuç toprak kalıyor elimizde savaştan sonra. Zaten ölenleri ve işkence edenler ile edilenleri gömdüğümüz toprak! Bu da mı döngü? En kısırından…

Bir de kadın ve çocuk kalıyor. En sık döngüyü yaşayan ve her aya tekabül eden ve bu döngüsü-periyodu ile bedensel olmanın dışında zihinsel olarak da yeniliğe, değişikliğe ve hayata en açık olarak yorumlanan kadınlar! Kendi bedeninde yaşadığını, toplumsal hayata da binlerce yıl aktarabilmişken, son birkaç bin yıldır bu sistemden dışlanan kadın. Ne kadar dışlansa da, bu karşı çıktığı döngüye çomak da sokabilecek olan kadın.

Bunlar doğal!

Bu ölümler doğal değil.

***

Bu ayki sayıda, kadınların bir çalışmasını yazdık sizler için. “Kadınların Barış Mücadelesinde Dünya Deneyimleri” adlı kitapta, dünya üzerine sürdürülmüş ve sonlanmış veya devam etmekte olan çatışma ve savaşlarda kadınların konumları ve rollerine odaklanılmış. Kitabı hazırlayan Güneş ve Nisan ile aslında çok daha uzun sohbet ettik, ancak gazete mizanpajı gereği bu kadarını taşıyabildik sayfaya.

Biliyor musunuz; söyleşi süresince, belki “kadın” ve “savaş” kelimeleri dışında başka bir kelimeydi en çok kullanılan: kıymetli! Bu kadar kaosun ve sefaletin içinde, bir inci tanesi, bir ışık huzmesi gibiydi belki de kadınların dünya üzerinde, yer yüzünde yaptıkları. İğne ucu kadar da olsa, “kıymetini” bulmuştu işte. Bugün burada başka kadınlara “nefes aldırıyordu”. Evet, bir ölümü engelleyememişti, bir başka toprakta yeniden yaşanmasını durduramamıştı ama eminiz ki tarihin seyrini değiştirmiş ve bu kadarına izin verebilmişti.

Bu süreçte öğreneceğimiz en güçlü şey, bunlar doğallaştırmamak. Savaşı, şiddeti, nefreti, kötü muameleyi hiçbir bölgesel gerçekliğe, karşıt ideolojiye kurban edip doğallaştırmamak. Doğal olan bu değil, çünkü başka bir şey.

Yani zaman geçiyor. Zamanı gelince kadın, zamanı gelince bahar, zamanı gelince Newroz yaşanıyor. Zamansız her genç ölümünün, zamansız her savaşın kısırlığını haykırarak. Engelleyemedik ve durduramadık. Hala her şey çok korkunç. Ama eminiz ki, daha fazla vahşetin, şiddetin ve nefretin önünde duruyoruz…

PaylaşShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterEmail this to someoneDigg thisShare on RedditShare on TumblrShare on LinkedInPrint this page