Ne kadar öz savunma o kadar özgürlük

Zilar Sterk

  • 15 Ocak 2018

AKP iktidarı kendisini iki temel iç politika üzerinden süreklileştirdi. Birincisi; Kürt düşmanlığı, diğeri ise; özgür kadın düşmanlığı. Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca başa gelen hiçbir hükümet, AKP hükümeti kadar kadın düşmanlığı yapmadı. Kadına karşı kullanılan KADIN SILUETher türlü şiddetin en çok arttığı dönem, AKP dönemi oldu. Başa geldiği 2002 yılından bu yana kadına karşı gelişen şiddet olayları kayıt altındadır. AKP iktidarı süresince kadına karşı şiddetin bu denli artmasının Kürdistan’da yürüttüğü savaşla birebir bağı vardır. Çünkü Kürtlere karşı yürüttüğü savaş ve uyguladığı sınırsız faşizm, şiddeti toplumsallaştırdı. Toplum savaş ve şiddete alıştırıldı. AKP faşizmi, şiddeti olağan bir durum olarak topluma kanıksattı. Savaş ve şiddeti normalleştirdi. Bunu özel ve psikolojik savaş yöntemleriyle geliştirdi. Bu durum elbette en çok kadınların hayatını etkiledi. Hatta belirledi.

Konuya bir başka açıdan bakacak olursak AKP; Kürdistan’da gün geçtikçe daha da büyüyen Kadın Özgürlük Hareketimize karşı çok özel politikalar geliştirdi. Özgürlük karşıtı politikalardır bunlar. Küçük yaşta evliliklerin teşviki, imam nikahlı evlilikler, müftüye resmi nikah yetkisi, evlilik teşvik fonu tartışmaları, üç çocuk, beş çocuk dayatmaları, “Büyükanne projesi”, kadının doğuracağı çocuk başına teşvik amaçlı altın gibi özgürlük karşıtı proje ve politikalar gündeme getirilmiş, çoğu yürürlüğe konulmuştur. Kadını ev kölesi sınırlarında tutmanın, özgürlükten alıkoymanın, geri geleneksel yaşama mahkum bırakmanın çırpınışlarıdır. Bu politikaların her biri özgürlük karşıtı olmasından kaynaklı olarak şiddet içeren politikalardır. Çok özel bir şekilde mücadelemizin özgürlükçü politikalarına karşıtlık üzerinden geliştirilmiş, kadın özgürlük kazanımlarını ortadan kaldırmayı hedeflemektedir. DBP’nin Belediye Eşbaşkanlık sistemini tanımama, halkın seçtiği iradeyi kayyum atamaları ile gast etme, seçilmiş kadın siyasetçileri zindana atıp tecrit etme, işkencelerden geçirme, sivil demokratik kadın kurumlarının hemen hemen hepsini mühürleme politikalarını da bu kapsamda değerlendirmek gerekir.

AKP kadın ölümlerinin sebebi

Uyguladığı özgürlük karşıtı politikalar ile kadına dönük şiddeti ve kadın katliamlarını teşvik eden AKP rejimi kimi resmi verilere göre; 2010 yılından bu yana en az 1915 kadının ölümüne yol açtı, buna sebep oldu. İktidarı boyunca yıllık olarak yükselen kadın cinayetleri verilerine göre; 2017’nin ilk on ayında 240 kadın ve kız çocuğunu öldürdü, tam sayı tespitinin mümkün olmadığı kadın tecavüzlerine, tacizlerine ve diğer fiziki şiddet türlerine sayısız kadın maruz kaldı. Öte yandan uyguladığı sınırsız faşizm ve şiddet karşısında direnen ve mücadele eden kadınlara dönük resmi devlet şiddeti de durmadan devam etti. Kadınlara dönük devlet saldırısının en büyüğü 9 Ocak 2013 tarihinde gerçekleşti. Yıldönümünü yaşadığımız bu karanlık komplo sonucu üç büyük kadın devrimci, üç güzel yoldaşımız Paris’in ortasında vahşice katledildi. Aralarında Kadın Özgürlük mücadelemizin Önder kadrosu olan Sakine Cansız, Kadın Hareketimizin öncülerinden Rojbin ve Ronahi yoldaşlarımız özel olarak hedef alındı. Hiç kuşku yok ki Paris katliamı bir AKP katliamıdır. Yine 6 Ocak 2016’da Bakûrê Kürdistan’daki Özyönetim Direnişi sürecinde Silopi’de yine üç öncü kadın devrimci; Sêvê, Pakize ve Fatma yoldaşlarımız aynı biçimde hunharca katledildi. AKP’nin faşizan uygulamaları bunlarla sınırlı değil. Dağlarda yaptığı operasyonlarda yaralı esir düşen yoldaşlarımıza işkence yaparak canlı canlı katlediyor. Kadın yoldaşlarımızın cenazelerine fiziki işkence yapıyor. Konuyla ilgili verilebilinecek onlarca örnek var. Fakat bu birkaç örnek bile AKP’nin faşizan yüzünü anlamak açısından yeterlidir. AKP, tüm bunları bir şiddet rejimi olarak geliştiriyor. Öyle sıradan şiddet ve kadın cinayetleri değildir. Dolayısıyla buna karşı Kürtler ve   kadınlar olarak çok ciddi örgütlenme ve öz savunma politikalarını geliştirmek hayati önem arz etmekte.

Katliamlara son vermenin yolu özsavunmayı geliştirmektir

SONY DSCKadının maruz kaldığı tüm bu özgürlük karşıtı, soykırımcı, kadın kırımcı politikalarına rağmen Türkiye’de ve Bakûrê Kürdistan’da ciddi bir savunma sisteminin gelişmemesi aslında şaşırtıcı. Oysa Kürdistan dağlarında kadınların savunma alanında elde ettiği bunca tecrübe ve birikim var. Kürt kadınlarının biriktirdiği kırk yıllık savunma mücadelesinden yeterli düzeyde faydalanılmıyor. Bundan bir çekince bir korku var gibi. Kadının şiddet ve cinayetler karşısında kendini savunmaktan korkması garip bir durum. Bunun kadına yaşattırılan ezilmişlikle, sinmişlikle, iradesizleşmeyle bağını, sosyolojik ve psikolojik sonuçlar bakımından çok ciddi çözümlemek gerekir. Çünkü kadın katliamlarına, kadın soykırımına son vermenin yolu kesinlikle kendi öz savunma sistemini ve örgütlülüğünü geliştirmekten geçmekte. Öz savunma insanın kendi kendisini savunmasıdır. Kendi özünü savunmasıdır. Bunun yazılı hukuki bir hak olmasına da gerek yoktur. Çünkü kendini savunmak devredilemez bir haktır. Öz savunma evrensel bir olgudur. Ne devletin, ne güvenlik güçlerinin, ne yargının, ne bürokrasinin, ne kanunların insafına bırakılamaz. Kesinlikle kadınların kendi öz örgütlülüklerinin garantisinde olmalıdır. Erkeğin ve devletin kontrolündeki yapılar kadının savunmasını yapmazlar. Günlük şiddet ve cinayet bilançolarından yola çıkarak bundan emin olmak gerekmektedir.

Yaşamın temel kuralı; kendini savunma refleksi 

Bir atom altı parçacık bile kendisi olmaktan çıkmaya, başkalaşmaya karşı müthiş bir direnç gösterebiliyor. Çünkü maddenin en küçük parçacığı bile direncini yitirdiğinde başkalaşmaya uğruyor. Bir tür iradi kırılmaya uğruyor, bozuluyor, kendisi olmaktan çıkıyor, başka bir şeye dönüşüyor. Bu etki tepki olayı, hem maddenin içyapısında hem de tüm canlılar dünyasında aynı işlemektedir. Canlılar dünyası içerisinde biyolojik savunması en zayıf olan varlık ise insandır. İnsan yavrusu özellikle doğarken ama büyüdükten sonra da, fiziki açıdan oldukça savunmasızdır. Saldırgandan kurtulmak için tehlike anında uçacak kanatları, öldürecek zehri, parçalayacak bir pençesi veya bir gagası, saplayacağı dikenleri yoktur. İradi bir varlık olarak insanın kendisini savunması, akıl gücünü kullanmasına bağlıdır. İnsan denen varlık tarih boyunca, aklını kullanarak kendini korumayı başarmış ve tehlikeler karşısında kendini savunabilmiştir. Kendini savunma refleksi sürekli devrede tutulmazsa insan denen varlık, tür olarak kendini uzun sürelerle ayakta tutamazdı. Kısa süre içinde yok olup giderdi. Ancak akıl gücü çerçevesinde kendini durmadan savunarak günümüze kadar var olmayı başardı.

Örgütlenme anlamında toplumsallaşmanın da, insanda bir savunma refleksi olarak geliştiğini bilmek gerekir. İnsanın kendini korumaya tek başına gücü yetmediği için toplumsallaşmaya ihtiyaç duymuştur. Toplumun korunma ve savunma kuralları, tüm toplumların en vazgeçilmez kuralları olarak kabul görmüştür. Ekonomiden sağlığa, ilkel ahlak ve politikadan totemik inançlara kadar, toplumsal hayatın tüm alanlarında yaşamın devamlılığı için birçok kural ve prensip belirlenmiştir. İradi bir varlık olarak kendi biyolojik ve fiziki zayıflığının farkına varan insan, yaşamını sürekli kılmak ve tehlikeler karşısında hem korumak hem savunmak için çözümü, hayatın tüm alanlarını örgütlü kılmada ve ihtiyaca göre düzenlemede görmüştür. Bütün bunlar günümüz insanı ve toplumu açısından da gerekli, geçerli şeylerdir. Arada sadece şöyle bir fark vardır; ilk insanın doğadaki tehlikelerden kaynaklı yaşadığı sorunlarla baş etmek için kendini örgütleme ve savunma ihtiyacı vardı, günümüz insanının ise toplumsal sorunlar kapsamındaki devlet-erkek şiddeti ve faşizmi karşısında kendini örgütleme ve savunmaya ihtiyacı var. Örgütlenmeye ve öz savunma sistemini geliştirmeye en çok da kadınların ihtiyacı var. Yukarıda vermeye çalıştığımız şiddet ve kadın cinayeti rakamları bunun gerekliliğini yeterli düzeyde ortaya koymaktadır.

Bir öz savunma yöntemi olarak toplumsallaşmayı yaratan kadındır 

25 KASIM 2017-27Yine tarihte kadının durumuna biraz bakmakta fayda var. Kadının ilk dönemlerdeki belirleyici konumunu, kadın gerçeğine duyarlılık gösteren tüm okuyucularımız bilir. Çıplak doğa içinde doğurduğu yavrularıyla bir başına aç açıkta kalan kadınların, erkeklerden çok belirgin bir farkı vardı. İnsanlığın ilk dönemlerinden bahsediyoruz. Durumu yorumlayabilmek için o günün kadınını his ederek olaya bakmak lazım. Erkek insan, sadece birey olarak kendini doyurmak ve kendini korumaktan sorumluydu. Ya da kendi topluluğu kendisi gibi yetişkin erkeklerden oluşmaktaydı. Doğurduğu ve bakmak, doyurmak, savunmak zorunda olduğu bakıma muhtaç bebek ve çocuklar yoktu. Ancak doğurgan kadının, kendisi dışında ama kendisine ait, bakıma muhtaç yavrularına da bakma zorunluluğu vardı. Kadın biyolojisinden gelen bu farklılık, kadının kendisiyle beraber yavrularını da korumaya dönük yol yöntemler arayışına girmesine yol açmış olma ihtimali yüksektir. Bu açıdan kadındaki örgütlenme yani toplumsallaşma özelliği daha fazla gelişkindir. Bundan dolayı, bir öz savunma yöntemi olarak toplumsallaşmayı yaratan kadındır diyoruz. Toplumsallığı yaratan kadınlar, toplum yaşamının sürdürülebilir bir duruma getirilmesi için hayatın gerektirdiği diğer örgütlenme ihtiyaçlarını da karşılamış olmalı.

Her sömürgenin bir başkaldırı öyküsü vardır

Günümüzde kadının öz savunma ve örgütlenme ihtiyacını doğru tespit edebilmek için, konuya ilişkin tarihsel arka plana kesitler biçiminde değinme gereği duyduk.

25 KASIM 2017-28Çünkü kadının binlerce yıllık erkek uygarlığı boyunca ve en son günümüze kadar yaşadığı durum, sınırları belirlenmemiş bir “sömürge” durumudur. Sömürgecilik, erkek aklın bir icadı olarak ortaya çıkmıştır ve ilk sömürgesi de kadındır. Kadınları sömürgeleştirdikten, köleleştirdikten sonra halkları sömürgeleştirmeye ve mülksüz erkeği de köleleştirmeye başlamıştır. Sömürgeleştirilen halkların tarihi, direniş örgütlenmeleriyle doludur. Her sömürgenin bir başkaldırı öyküsü ve tarihi vardır. Ama ilk sömürgeleştirilen kadın, halklar gibi direnişini örgütleme olanağı bulamamıştır. Çünkü tüm halkların kadınları aynı kölelik kaderine mahkum bırakılmıştır. Halk kitleleri toplum hayatı içinde direnişlerini örgütleme olanağı bulurken, maalesef kadınlar toplum hayatının dışında bırakıldıkları için yeterli düzeyde bir başkaldırı örgütleyememişlerdir. Başkaldırıları, ya bireysel ya da grupsal düzeyde kalmış ve başarılı olamamıştır. Çünkü sömürge halkların kadınları ayrıca ev ve aile ortamında ikinci bir sömürge durumuna maruz bırakılmıştır. Adeta sömürgenin sömürgesi konumunda olmuştur. Son iki yüzyıllık süre içinde biraz örgütlü bir başkaldırı imkanı bulmuştur ya da bu imkanı yaratmıştır. Ancak hala bu konumundan kurtulabilmiş değildir.

Erkek faşizmine karşı kadınların demokratik cephesi 

Bu gerçekliği kendi topraklarımıza uyarlayacak olursak; mevcut AKP faşist sömürgeci rejiminin kadın düşmanı, soykırımcı stratejisi karşısında Kürdistanlı ve Türkiyeli kadınların ciddi bir ortak örgütlülüğe ihtiyacı var. Sömürgeci rejimin pervasız saldırıları karşısında artık sadece dayanışma ilişkisi yetmemektedir. Bu pozisyon gelinen aşamada artık ihtiyaca cevap vermemektedir. Dağlardan geliştirdiğimiz Kadınların Birleşik Devrim Hareketinin toplumsal örgütlenme zemininde de karşılığını bulmaya ihtiyacı vardır. Örneğin, egemen erkekliğin zirvedeki temsilcisi olan Erdoğan AKP’sinin faşizmine karşı ya da erkek faşizmine karşı kadınların demokratik cephesi gibi ortak-birleşik örgütlülüklere gidilebilir. Aynı biçimde öz savunma örgütlülüğünü de geliştirmeye çok ciddi ihtiyaç var. Kürdistanlı ve Türkiyeli kadınlar mevcut durumda kendi yerellerinde kendi öz savunma sistemlerini geliştirebilirler. Kürt kadınlarının belli alanlarda ve düzeylerde edindikleri deneyimler var. Bu deneyimi Türkiyeli kadınlara taşırma gibi bir sorumluluk da var. Kadınlar kendini savunma yöntemleri olarak; yakın dövüş eğitimlerini alma, çakı-iğne gibi kesici delici aletler taşıma, biber gazı kullanma gibi kişisel düzeyde bazı tedbirleri tartışmaktalar. Bunlara da evet ama yetmeyeceğini bilmek gerekir. Çünkü Türkiye’de kadına dönük şiddet stratejisi oldukça sistemli bir biçimde yürütüldü. Bu açıdan var olan durumun, daha sistemli bir sivil öz savunma örgütlülüğünü gerektirdiğini ve bunu bir an önce eylemsel kılma ihtiyacı olduğunu belirtmek gerekmektedir. Çünkü öz savunma, her toplumun asli işlevidir. Onsuz yaşam mümkün olmaz.

PaylaşShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterEmail this to someoneDigg thisShare on RedditShare on TumblrShare on LinkedInPrint this page