Mücadele seçim sonuçlarına göre belirlenemez

Vildan Dirik

  • 19 Mayıs 2017

MANSETGünlerce referandumla yatıp referandumla kalktık. Öncesi de sonrası da hukuksuzlukla dolu bir sürece “halk oylaması” demek garip ve bir o kadar da yakışıksız duruyor. Halkların bir hukuku vardır, eşitliği, adaleti gözeten, merhameti vardır kollayan, koruyan. Halk yozlaşmamışsa ve ahlaken çökmemişse adaleti hiçbir kuruma gerek kalmadan kendi hukuk kuralları çerçevesinde sağlamaya çalışır ve der ki; “Yiğidi öldür hakkını yeme.” Öyle bir süreç yaşadık ki hak hukuk bir yana insanlığın zerresi aranır oldu. Öncesinde yapılan siyasi  kırımla HDP yönetici ve üyelerinin tutuklanması zaten sürecin nasıl işleyeceği konusunda yeterli işaretleri vermişti. Referandum ve anayasa tartışmalarının bilinçli bir şekilde OHAL’e denk getirilmesi ile zaten hukuksuz olan süreç bu kez de yasaklarla kuşatılmış oldu. Aslında  bu sürecin muhalif olarak direkt içinde olandan tutalım, dış kamuoyu ve gözlemcilere varana dek zihni açık olan herkes referandum sonucunun bir şekilde Erdoğan lehine sonuçlandırılacağını tahmin ediyordu. Çünkü referandumdan EVET oyunun çıkması AKP ve Erdoğan için artık hayat memat meselesi olmuştu. Varlıklarını yatırdıkları bu seçimi kaybetmeleri durumunda derinden sarsılacaklarını ve çatırdayacaklarını bildikleri için hırsızlık başta olmak üzere, tehdit, rüşvet, yalan dolan, baskı ve sindirme gibi yüzlerce yöntemi gözlerini kırpmadan uyguladılar. En büyük korkuları olan HDP’yi etkisiz hale getirdiklerini düşündüklerinden, CHP ve diğer irili ufaklı örgütlerle, kurulan ortak platformlarla ciddi olarak uğraşmadılar bile. Kürt halkı ise onlara göre sindirilmiş, bastırılmış ve artık kımıldayamayacak hale getirilmişti ki oy vermeye güçlü bir şekilde katılması bile mümkün değildi. Üstelik de onların “Evet” istemede kendilerine göre çok güçlü bir argümanları da vardı; “HAYIR, diyen herkes terörist” idi. Oylama günü gelip çattığında durumun hiç de umdukları gibi olmadığını görünce bir kenarda tuttukları mühürsüz ya da blok oyları devreye koydular. Sonuç; tüm dünyanın gözü önünde bir sahtekarlık yapıldı ve onun diktatörlüğü kuruldu. Bu rejimin beyni iğdiş edilmiş tebaası (özellikle tebaa diyorum ki halk kelimesi yıpranmasın) zafer çığlıkları atarken neye evet dediğini bile bilemeyen, tüm iradesini seve seve, bile isteye bir kişiye teslim eden, tekliğin fukaralığını çokluğun zenginliğine tercih eden, dünya kamuoyunun gözünde alay konusu olan bir güruh haline geldi. Başını bağladıkça beynini de bağladığını farketmeyen kadınların köleliğe doğru koşar adımlarla gittiklerine de şahit olduk, katledilişlerine de.

img_3809Bu süreçte tek derdi “Hayır” ya da “Evet” olmayan bir başka halk da vardı. Cesur olduğu kadar direngen, mazlum olduğu kadar fedakar, yiğit olduğu kadar yılmayan bir halk. Bu  halk, öz iradesini kurumlaştırmanın heyecanını, öz savunmasını oluşturmanın özgüvenini, özgürlük ve eşitliği yaratmanın onurunu yaşarken bir yandan da başka halklara ilham ve örnek olmanın, özellikle de kadın kurtuluş ideolojisi ile öncülük yapmanın onurunu yaşıyor. Faşist ve erkek egemenlikli sistem karşısında tüm dini, kültürel ve ulusal farklılıkları zenginlik olarak kabul eden, tüm çalışmalarını ve yapılanmalarını cinsiyet özgürlükçü, ekolojik, demokratik ve eşitlikçi paradigma üzerine oturtan, erkek egemen zihniyeti reddeden bir halk gerçekliği için “Hayır” demek sistem karşısında onurlu duruştu. Elbette referandumdan “Hayır” çıkması durumunda bu bir duruş olmaktan öteye geçecek, somut bazı gelişmeleri yaratabilecekti. Ancak T.C devlet gerçekliği ele alındığında iktidar ve güç odaklarının öyle bir referandumla kaderlerini teslim etmeyecekleri de açıktır. Bu elbette “Evet çıktı, herşey bitti, biz ne yaparsak yapalım birşey değişmiyor” anlamına gelmiyor. Bu düşünce hastalıklı ve tam da devletin yaratmaya çalıştığı çökmüş bir ruh halidir. Kürt halk mücadelesi öyle referandum ya da seçim sonuçlarına göre yürütülen bir mücadele değildir ve de olmamıştır. Siyasi çalısmalar elbette aynen diplomasi alanında olduğu gibi oldukça önemli ve yürütülmesi gereken bir çalışmadır, ancak en azından şimdiki koşullarda tüm umudun buna bağlandığı bir çalışma alanı da değildir, olmamalıdır. 1 Kasım seçimlerinden sonra görülmüştür ki, bu alana çok abartılı bir şekilde bağlanan umutlar yerini sağa yatan, yenilgiye uğramış ve çökmüş bir ruh haline bırakmıştır. Az önce yukarıda da belirttiğim gibi öz iradesini oluşturan bir halk gerçekliğine ulaşılması, yıllar süren  özgürlük mücadelesinin sonucudur. En ağır dönemlerde bile umudunu yitirmeyen, kendi öz gücüne güvenen, gelinen aşamada dünya ezilen halklarına örnek olan bu mücadelenin kazanımlarını, bir halk oylaması sonucu ile karşılaştırmak ya da eş değer görmek bu mücadeleye büyük hakaret olur. Sadece kadın mücadele tarihi açısından baksak bile, yüreğimizin bu kazanımlar karşısında heyecandan durma noktasına gelmesi olasıdır. Durum böyleyken tüm umutları bağlamamız gereken şeyin öz irade ve öz savunma olduğu, bunun yolunun da öz yönetimlerden geçtiği, sonuçta da  kazanımların görülebilirliğinin ne denli önemli olduğu açığa çıkmaktadır.

Son referandum şunu göstermiştir; rejimin tebaası kendini bir kişiye kölece teslim ederken, diğer tarafta bir halk ise öz iradesini eline alarak öz yönetim ve demokrasi yolunda yürümeye devam etmiştir. Ne diyelim, tarihte bilinen şu sözü bir kez daha tekrar etmekten başka bize düşen bir şey kalmamıştır:

“Her halk layık olduğu şekilde yönetilir.”

PaylaşShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterEmail this to someoneDigg thisShare on RedditShare on TumblrShare on LinkedInPrint this page