Medya manipülasyonuna karşı  özgür basının direnişi

Roni EYLEM

  • 16 Mart 2018

Malum telekomünikasyon çağında yaşıyoruz. O yüzden bilgi her yerde, hem de bombardıman halinde üstümüze üstümüze geliyor. İnsanlar neredeyse günde milyonlarca bilgiyle karşılaşıyor, onları taramadan geçiriyor. Bu bilgi tazyiki altında doğru olanı seçebilmek, manipulator-nedir-kime-denirdoğrunun yanında olmak oldukça güç. Eskiden bilgiye erişmek sorun olurken, şimdi ise doğru olanı ayıklamak daha problemli bir durum. Bilgi yine en temel güç fakat bu güç artık eskisi gibi kapıların ardında saklanmıyor. Aslında sanki o sınırlı ve gizlenmiş olanın kiri, pası daha az gibiydi. Bu zamanlarda bilgi oldukça yaygın ve ulu orta her yere saçılmış vaziyette. O kadar saçılmış ki insan onun hızının kölesi olmuş durumda. Bu hıza yetişmek için neredeyse yaşamının her anını ekrana bakarak geçiriyor. Dünya avucun içinde, insan o avuç içine esir. Bu çevrimiçi dünyaya hiç kimse asla uzak değil, herkes sürekli diğerinin erişimine ve çağrısına hazır… ‘Düşünüyorum o halde varım’ kitle iletişimden ibaret çağımız ‘Görüyorum öyleyse varım’ a dönüşmüş.

Tarih boyunca egemenler hep yasak elmayı, -yol ve yöntemleri farklı olsa da- ellerinde tutmuşlar. Son derece dünyevi olan bu deneyimsel akışı uhrevileştirerek, insandan uzaklaştırmışlar. İnsan yaratıcılığının ve yaşanmışlıklarının ürünü olan bilgi, ne yaman paradokstur ki köleliğin kaynağına dönüştürülmüş. Bilginin doğadan, toplumsallıktan ve kadından koparılması zaten tüm felaketlerin başlangıcı oluyor. Toplumsal akıl ve doğanın nesneleşmesi, bilginin tekelleşmesinin başlangıcıdır. Bu öznelerin yitimi aynı zaman da erkek egemen toplumun da inşasıdır. 

Gerçek olan hayalin yerine geçmiştir

YALANCI MEDYAToplumsal çeşitliliğin aklına ve duygusuna dayalı bilginin/bilmenin, bu kaynaktan alınarak, semalaştırılması, bu gücü son derece ezici, baskıcı bir karaktere büründürmüştür. Bir zamanlar tapınaklarda, sonrasında kilise ve camilerde mayalanan bilginin, kutsallık şerbeti dökülerek, dogmalar şeklinde insanlığa sunulması tam bir körlüğe neden olmuştur. Günah çıkaranlar, cennete arsa satanlar, Hira Dağında tir tir titreyerek vahiy indirenler, aslında son derece görüyorlardı. Hatta başkalarını kör edecek kadar. Günümüzde bile hala inanılmaz bir derece geçerliliğini sürdüren bu bilme formu insanın metafizik özellikleri üzerinde kurduğu tahtla her türlü vahşeti meşru kılmakta… Konumuz elbette insanın düşünce serüveninin tüm duraklarını irdelemek değildir. Fakat bilginin kimin elinde nasıl devşirildiğini ve nasıl kullanıldığını bilmek de sanırız kendini bilmenin ön koşullarından olsa gerek… 

Bilginin egemenler eliyle bir afyon gibi toplumu uyuşturması maalesef bugünde hükmünü icra ediyor. Toplumun gönüllü bir şekilde gözlerine mil çekilmesinin bu denli ustalıkla yapılması, tarihin en büyük tuzağı, aynı zamanda sapmasıdır. Mitolojiler, dinler ve bunların yerini alan bilimsel bilgiye dayalı kategorik bilme çeşitleri, yeryüzündeki eşitsizliğin insana su gibi içirilmesi için türetilmiştir. Büyük balığın küçük balığı yemesi teranesi bu eşitsiz düzenin hikayesidir. Dolaysıyla ninniler sadece çocuklara söylenmemiştir. Büyüklere söylenen büyük yalanlar ve bu yalanları nesiller boyunca aktaranların eliyle dünya bozulmuştur. Bu şekilde gerçek olan hayalin yerine geçmiştir. Güzel ve iyi yaşam dağların kızı Heidi’ye kalmıştır.

Bizim İncilimiz onların toprakları 

manipulasyon-nedirAslında tarih boyunca zor, hiçbir zaman tek başına başarılı olmamıştır. Zor gücüne meşruiyet kazandıran, kılıca geçirilen kutsal kitaplardır. Ne kadar benziyor bugüne… Tarih bu anlamıyla gerçekten bir tekerrür döngüsü… Bugün de tanklar sürülmeden önce Fetih sureleri okunuyor. Bugün de  talan ve yıkımdan önce cihad nidaları atılıyor. Tıpkı haçlı seferleri, tıpkı dört kıtaya yayılan İslamiyet gibi… Afrika yerlileri egemen güçlerin bu kırıma dayalı düzenlerini çok güzel tanımlar. ‘Misyonerler Afrika’ya geldiğinde bizim topraklarımız, onların İncilleri vardı. Dua edelim dediler. Gözlerimizi kapattık. Açtığımızda bizim İncilimiz, onların ise toprakları oldu’. Özcesi din, milliyetçilik  ve şimdilerde de işgalin, yağmanın üstünü kapatmak için ‘demokrasi getiriyoruz’ adı altında yapılan soykırım savaşlarını haklı göstermek için tonlarca argüman ve veri, sisteme göbekten, ruhtan, beyinden bağlı bilgi üretim merkezleri tarafından piyasa sunulmaktadır. Bosna Hersek’te, Afganistan’da, Irak’ta ve en son Suriye’de yaşananlar tüm bunları fazlasıyla anlatmaktadır. Bu coğrafyalarda yaşanan katliamlar, tecavüzler ve soykırımların üstü bu sahte özgürlük söylemleriyle kapatılmıştır.

Sözün özü, bilimsel devrimlerle birlikte sadece tanrıların elbiseleri değişti. Doğa yasalarının idealize edilmesi dolaysıyla bilimin dinselleştirilmesi, dinsel formun özne-nesne ayırımına dayalı düşünüş tarzını daha fazla derinleştirmiştir. Düşüncenin maddileşmesi, hatta cisimleşmesi, ruhunu yitirmesi din savaşlarından daha beter kıyımlara neden olmuştur. Bilme doğaya egemen olmayla, onu yarıp parçalamayla, her zerresini yutmayla eşdeğer tutulmuştur. Düstur bu olunca dünya bu hale gelir. Doğa yasalarının insan merkezli bir bakış açısıyla ele alınışı insanları cennetin arsalarını satın almaktan kurtarmış fakat atom bombasından kurtaramamıştır. Nükleer enerjinin toplumsal düzlemdeki izdüşümü atomize olmuş toplumsal kırımdır. O yüzden yaşlı dünyamızın ekosistemi de bu kırımdan dolayı her geçen gün dengesini yitirmektedir.

Doğaya, insana dair olan herşeyi ama herşeyi metalaştırma ve tüketim malzemesine dönüştürme bu çağın evrensel dinidir. Yiyecekten, giyeceğe kadar her türlü metaya, markaya adeta secde edilmektedir. O yüzden Amerika’da 11 Eylül saldırılarından sonra bile George 

Bush’un “Başımıza ne gelirse gelsin hayatı durdurmayın, alışveriş yapmayı sürdürün” demesi oldukça çarpıcıdır. Aynı retoriği Tayyip’de Gezi olaylarından sonra dillendirmiştir.  O yüzden günümüzde tüketicilik çok amaçlı ve çok işlevli bir fenomen sanki her tür kilidi açan bir tür maymuncuk, baştan aşağı genel bir beceri gibidir. 

Hepimizin cebindeki yalan taşıyıcıları

MEDYA KARIKATURBu çağın en temel özelliklerinden birisi de bilgi ve verinin her şeyin merkezine konulmasıdır. O yüzden aslında bu çağı insan merkezci dünya görüşünün yerine veri merkezci dünya görüşü olarak tanımlamak da mümkündür. Neredeyse küresel ekonomi modeli de bilgi ekonomisine dönüşüyor, önceden altın madenleri, buğday tarlaları ve petrol kuyuları gibi maddi mal varlıkları temel zenginlik kaynaklarıyken, bugün en büyük zenginlik kaynağı bilgi haline geldi. Silikon vadisinde üretilen verilerle dünyanın şekillendirildiğine kim karşı çıkabilir ki? Enformasyon ağları, kan bağı ve toplumsal bağlar da dahil her tür bağdan daha belirleyici ve hayati bir değer kazanmıştır. İletişim teknikleriyle sadece insanların algıları oluşturulmuyor, insanların duygusu, aklı, bedeni, her şeyi ama herşeyi yeni baştan oluşturuluyor.

Bilginin bu denli sel gibi akışı ve elbette kullanıcıyı suyun üzerinde tutarak, alıp götürmesiyle yaşamın yörüngesi belirleniyor. Bu baş döndürücü akışın içinde doğru olana erişmek, kesinlikle çok özgürlükçü bir bakış açısı gerektiriyor. Bilginin aşırılığı ve asılsızlığı o kadar kirletiyor ki, o kirler sökülmeden yerini başkaları alıyor. Kirlerin üst üste bindiği yalandan yığınlar, tıpkı çöp yığınları gibi. Ve yağan bu kirli yağmurların kara bulutlarında o kadar çok yalan toplanıyor ki gerçek buharlaşıp gidiyor. ‘Kapitalizm gölgesini satamadığı ağacı keser’ diye bir söz var ya, aynı kapitalizm; yalan haber tam amacına ulaşmasa da, oyununu yaratır, onu satıp para kazanırız diyor. Yalan artık hem çok geniş bir alana hem de çok hızlı bir şekilde yayılıyor. Hepimizin cebinde birer yalan taşıyıcıları var. Hatta öyle ki yalan artık ciddi bir şekilde gerçekle rekabet ediyor. Üstelik haksız bir rekabet…

Bilginin bu denli kolay erişimi çift yüzlü bir gerçekliktir. Herkesin ulaşabilmesi ve herkesin hizmetine girmesi pozitif bir durum iken, bu bilgilerin tek bir merkezden dağılımı ve egemenlerin çıkar döngülerinin dönmesi için kullanımı ise negatif bir yandır. Dolaysıyla  özgür düşünmek için yalnızca egemenliği reddetmek yetmez. Bilginin kapitalist modernist sistemde nasıl metalaştırıldığını, pazara sunulduğunu, toplumu nasıl baştan ve yoldan çıkardığını anlamak önemli.

Tek sesli koro

Bilgi her zaman için dünyayı aslına uygun bir biçimde temsil etmesiyle değer görmüştür. Bu değerini tekrar görmesi için aslolana erişmesi şarttır. Bilginin bu kadar dolaşımda olması, onun özgürleştiği anlamına gelmiyor. Bilgi de tıpkı hormonlu gıdalar, her gün bir yenisi çıkarılan teknik malzemeler ve ucube moda sektörü gibi her an piyasaya sunuluyor. Manipülasyon ve dezenformasyon, gerçek bilginin yerini çoktan almış durumdadır.

Günümüz gazeteciliği ve haber alma ağları da patronların yönettiği, toplumun da vitrine bakar gibi baktığı ve sonrasında beynine geçirdiği mağazalara dönmüş durumdadır. Sermaye odaklarıyla fütursuzca geliştirilen bu çıkara dayalı ilişki düzeneğinin halka hizmet edemeyeceği, objektif haber veremeyeceği aşikardır. Bu ilişki biçimine bir de faşizm eklenirse, tek tip medyanın almış başını gideceğini Türkiye gerçeğinde çok çıplak bir biçimde görmekteyiz. Herhalde dünyanın hiçbir yerinde medya bu kadar dibe vurmamış, çukurdan yayın yapmamıştır. Bu meslek bu kadar rezil, kepaze duruma gelmemiştir.

Gazetecilik karanlık günler yaşıyor

Camera1Gazetecilik Türkiye ve dünyada karanlık günler yaşıyor. Bu mesleğin başına Birinci ve İkinci dünya savaşı döneminde de böyle kara günler gelmişti. Şüphesiz baskı rejimlerinde gazetecilik tekliyor, nefes alamaz duruma geliyor. Nefesler tamamen sermaye ve iktidarlara bağlanıyor. Onun için bu dönemlerde faşizmin mayası olan ırkçılığı, dincilik ve cinsiyetçiliği en çok basın-yayın organları üretiyor. Çünkü zorbalar tarafından söylenmiş bir yalan olan faşizmin, gazetecilik için koyduğu ilkeler son derece acımasızdır. Bu şekilde tek tipleştirilen gazetecilikle yaşam bir zindana dönüştürülüyor. Hitler’in propaganda bakanı Goebbels’in basın kriterleri günümüz ana akım medyasını ne de güzel ifade ediyor: “Gerektiğinde yalan söylemekten kaçınmayın, utanmayın. İnsanların beyni tembeldir, bu tembelliği iyi bilin ve yalanlarınızı ona göre söyleyin. Tembel beyin yalanı çok iyi hazmeder. Halka anlattıklarınızın gerçek olması şart değildir. Önemli olan kitleleri inandıracak ve uykuya geçirecek yalanlar söyleyebilmektir. Bir yalanı sürekli tekrar edeceksiniz. Bunu yapınca halk o söylemin size ait olduğunu unutur ve kendi fikriymiş gibi inanmaya başlar. Sizin asıl hedefiniz cahil ve okumamış kitlelerdir. Onları kandırmak çok kolaydır. Gazeteciler önemlidir, onları ve patronları satın almak devşirmek ve çıkarlarınız doğrultusunda kullanmak için herşey yapılmalıdır.’’

Goebbels’in bu perspektifinin aynısı bugünün Türkiyesi’nde tıkır tıkır işlemekte. Kadın gazeteciler sarayın gözüne girmek için birbirini ezmekte, erkekler ise el etek öpmekte sınır tanımamaktadırlar. Zaten kendine toz kondurtmayan en muhalifim diyen de benzeşmenin daniskasını yaşamakta. Hafif çatlaklık gösteren odakların hepsi de korku ve parayla ezdirilmiş, basın adeta tek sesli bir koroya dönüştürülmüştür. Birini izlemek ve takip etmek kafi gelmekte, diğerlerine bakmak ise ruh sağlığının bozulmasına neden olmaktadır. Her gün travma yaşayan, cinnet geçiren toplumun bu halinden kesinlikle saraya bağlı medya da birebir sorumludur. 

Militarist basından militarist topluma

Yalancı ve özel medya hiçbir zaman küçük ve basit görülmemeli. Türkiye örneği gözümüzün önünde. Kırk yıldır sürdürülen haklı bir mücadelenin hala terörizm/bölücü olarak yaftalanması ve her gün bunun için insanların ölüme gönderilmesi bu korkunç ve acımasız beyin ve ruh yıkama sayesindedir. Haber merkezleri doğruları yok eden, yalanları servis eden  laboratuvarlara dönüşmüştür. Savaşperest, ölüsevici medya, toplumu burnunun dibinde yaşanandan bihaber kılmıştır. Beyinde ve ruhta yaşanan bu bölünmenin en büyük parçalanma olduğu her haliyle görülmektedir. Böylesi bir çürümüş akıl oluşturulduğu için bugün insanlar ‘Rakka nasıl bombalandıysa Efrîn’i de öyle bombalayalım’ demektedir.  O yüzden tüm haber sunucuları cepheye gider gibi haber sunumu yapmakta, hatta bu saçmalığı mizansene dönüştürerek, dünyanın en trajik vakasını komediye indirgemektedirler. Kesinlikle militarist basının eliyle militarist toplum oluşturulmaktadır. Kasket takıp, kurşun geçirmez yelek giyerek, tankın üstüne çıkıp poz veren ve bu şekilde yayın yapan bir gazetecinin kelimeleri kan ve zulüm üretmekten başka bir şey yapmayacaktır.

Faşizmin karşısında özgür sesler de var

SAMSUNG DIGITAL CAMERAElbette gazetecilik yaşamı sadece bu saydıklarımızdan ibaret değil, bu kötücül akışın karşısında her yönüyle güzeli, iyiyi yaşatan ve yaşayan yaşamlar ve insanlar da olmuştur. Medya tarihinde de gerçekleri ama sadece gerçekleri topluma duyurmak için ateşin içine girenler, hatta bu uğurda kendini feda edenler sayılamayacak kadar çoktur ve görkemlidir. Bir yandan hakikat ayaklar altına alınırken hatta öldürülürken, diğer yandan onun savaşçısı olmaya canı gönülden koşanlar da hep olmuş ve olacaktır da… Çünkü diktatörler yolcu, gazetecilik ise hancıdır.

Faşizmin ölüm sessizliğine çalgıcı, borazan hatta soytarı olanlar hiçbir zaman toplumların hafızalarında yer almayacaklardır. Yer alanlar Fransızların Cezayir sömürgeciliğine karşı  ‘hepimiz suçluyuz’ diyerek duruş gösteren ve ‘çağının tanığı ve vicdan’ı diye tanımlanan Jean Paul Sartre’dir. Taksim’de boylu boyunca uzanan ayakkabıları delik, halkların kardeşliğinin sembolü olan Ahparig Hrant Dink’tir. “Benim doğduğum kentlere her gün kurşunlar yağardı, siz bilmezdiniz, bu yüzden ben terörist olurdum siz yurttaş” dediği için katledilen Apê Musa’dır. Görevi esnasında tutuklanarak işkenceyle katledilen Evrensel gazetesinin muhabiri Metin Göktepe’dir. Gerçekler uğruna hayatını feda eden yüzlerce basın şehidi ile alternatif çizginin yegane temsilcisi özgür Kürt basınıdır.

Elbette insanlık egemenlerin bilgi yapılarına aslında kandırma biçimlerine karşı hep mücadele halinde olmuştur. Hakikat için yakılmış, derisi yüzülmüş, hunharca işkencelerden geçirilmiş fakat yine de özgür ruhundan ve bilincinden koparılmamıştır. Kendini bilmenin yolunun En-el Hak’tan geçtiği gerçeği, özünden bir şey kaybetmeyerek, hep varola gelmiştir. Tüm yönleriyle Kürt özgürlük mücadelesi kesinlikle bu hakikatin temsilcisi ve sürdürücüsüdür. Rojava devrimiyle bu hakikat savaşçılığı zirveleşme aşamasını yaşamaktadır.

Hakikatin formülü sadece keşfetmek değildir, keşfettiği kadar keşfettiğinin üzerine elini koymaktır, onun içine koşmaktır.  Yani ateşin içine dalmaktır.  İşte özgür basın geleneğinin savaşçıları, zorluklar ne olursa olsun her daim bu yolu seçtiler. Yakıldılar, bombalandılar, katledildiler. Ama yılmadılar, hakikati toplumlara iletmek için canları pahasına mücadele ettiler. Gurbetelli Ersöz’le başlayan bu özgürlükçü gelenek, Denizler, Nujiyanlar, Dilîşanlar, Rizgarlar, ve Avyan’lar ile devam ediyor.

Gerçeğin cesur kadınları 

Nujiyan ERHAN4Deniz Firat; maviyi çok severdi. Tıpkı mavi gibi sonsuz, mavi gibi yüreklere su serpendi. Bir kolunda kleşi, diğer kolunda kamerasıyla tecavüzcü ordu DAİŞ’e karşı hem savaştı, hem de bu karanlığın gerçek yüzünü kelimelere döktü, görüntüledi ve tüm dünyaya duyurdu. Barbarlığı havadisleriyle, fotolarıyla yırtan bir çığlık oldu. Deniz’in kalemini bu kez Şengal’de Nujiyan Erhan devr aldı. Ruh ikizleri gibiydi ikisi. Çok iyi arkadaş ve dosttular. Yürekten birbirini sevenlerin kaderleri de birbirine benziyormuş meğer. Cesur olanlar, gözünü kırpmadan yol alanlar, kanatlı olurmuş meğer. Nujiyan da köle pazarlarında satılan binlerce Ezidî kadının intikamını almak için düşmüştü yollara… Bu çağın en acımasız fermanının hikayelerini dizecek, titreyen sesleri kaydedecek, gözleri güneşe bakan çocukların resimlerini çekecekti. Bazen heybesinde biriktirdiklerini dökmek için kafasını koyacak bir yer bile bulamazdı. Sıcağın ortasında bir naylon parçasının altında aç-susuz çalıştı, didindi. Haber yetiştirmek ve gerçekleri gün yüzüne çıkarmak için günlerce cephelerde kalarak, direnişe hem katıldı, hem de şahitlik etti. Sadece ve sadece bu trajediyi dünyaya duyurmak için. Anaların ağıtlarını, kardeşleri gözlerinin önünde kesilenleri ve şimdi tekrar güneşleriyle buluşanların yanında olmak için… İhanet, tüm çirkinliği gözler önüne serilsin diye yaşamını hiçe saydı. En ön cephede tüm güzelliğiyle ölüme meydan okudu Nujiyan. O dopdolu, capcanlı güzellik bu uğurda hayatını feda etti.

Dilîşan Îbiş toz bulutlarının içinde, itlerin kol gezdiği Dêra Zor’da çöl çiçeği olmayı başardı. Bu işe önce kutsal Kobanê’nin radyosunda başlamıştı. Bir kadın radyosu olan bu radyoda kelimelerle tanıştı, sesinin nelere kadir olacağını burada farkına vardı. Kadınlar, gençler ve cephedeki özgürlük savaşçıları için programlar yaptı. Görünmesen bile doğruların sesi olduğun için toplumun kucaklayışını gördü. İnsanların ses tonunu tanıdıkları için ona nasıl sarıldıklarına, sevdiklerine şahit oldu. Bu radyo aynı zamanda onun kendini tanıdığı, bildiği bir okul gibiydi. Bu okuldan aldığı deneyimle muhabir olarak çalışmaya başladı. O da tıpkı Deniz, tıpkı Nujiyan gibi korkusuzdu.

Alevler içinde kelimelerle meydan okumak

DILISAN IBIS3Ve Avrin Mahsum… Efrin’in Raco ilçesinde çatışmaları görüntülerken yitirdik O’nu. Çağın Direnişi yaşanır da basıncı olmaz mı içinde?! Aslında Rojava devrimiyle birlikte özgürlük hareketinin basın-yayını, bir nevi savaş muhabirliğinin nasıl yapıldığını da dünyaya duyurdu. Çukur medyanın yaptığı gibi masa başında yalan yanlış bilgilere dayalı, etikten yoksun, haberler yapmaya hiç yanaşmadı, tenezzül etmedi. Elinde kendini koruyacak hiçbir olanağı olmadan, doğrudan savaş meydanında, savaşçılarla birlikte görevinin kutsallığına denk bir duruş içinde oldu. Özgürlük savaşçılarıyla günde kaç kez ölümle burun buruna gelerek, onlarla her türlü zorluğu aşıp, türkülerini, halaylarını, sıcak sohbetlerini içine çekerek  görev yapmanın yüceliğine ulaştı her bir muhabir. Nasıl ki özsavunma savaşı varlık gerekçesiyse, özgüce dayalı iletişim ağları oluşturmak ve bu ağlar üzerinden dünyaya bilgi aktarımı yapmak da aynı paralelde stratejiktir.

Gerillanın büyüsünü kitaplarıyla, resimleriyle filmleriyle dünyaya duyuran Halil Dağ’ın açtığı ve uğruna şahadete ulaştığı bu yol, bu çalışmada yer alan herkes için ışık ve rehberdir. Onlar da tüm bunları hem gerçek bir gazeteci hem gerçek bir komutan olan Gurbetelli’den öğrenmişlerdi. Alevler içinde kelimelerle meydan okumanın bedeli çok ağır olsa da başarılan buydu. Çünkü sıkılan her kurşun kadar yayılan hakikat imgeleri de faşizme darbe vuruyordu.

Özgür basının ilkeli ve etik yayın çizgisi ile kirli havuz medyasının maskeleri düşüyor,  yalanları bir bir deşifre oluyor, toplum doğru enforme edildiği için iktidarlar sallanıyor. Medyanın gücü doğru kullanılırsa bin silahtan ve koca ordulardan daha etkilidir. Önemli olan bu gücün hangi amaca hizmet ettiğidir.

PaylaşShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterEmail this to someoneDigg thisShare on RedditShare on TumblrShare on LinkedInPrint this page