‘Kürt kördüğümü’nde AB’nin katkısı

Hacer ALTUNSOY

  • 27 Nisan 2018

MANSETAvrupa ülkelerinin genelde halklar özelde ise Kürt halkına yaklaşımının çıkar ilişkileri ekseninde geliştiğini kanıtlayacak yüzlerce örnek sıralanabilir. Her ne kadar Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) birlik örgütlenmesi zaman içerisinde Avrupa Birliği’ne dönüşerek ekonomik ilişkileri aşan bir oluşuma dönüşmüşse de, ekonomik öncelikli realitesi değişmedi.

Avrupa ülkelerinin Kürt halkına yaklaşımı, yakın geçmişte gelişen birlik oluşumu ile ilgili olmayıp, 19. yüzyılda gelişen ulus-devletleşme süreciyle bağlantılıdır. Sanayi devrimi ardından Avrupa ülkelerinde gelişen ulus-devlet modeli, kadınların, işçilerin ve halkların sosyalist mücadelelerinin yarattığı demokratik değerlerin etkisiyle kısmi değişimler yaşadı.

20. yüzyıl ile birlikte ulus devlet çözümü Ortadoğu’ya da dayatılan bir model oldu. Ulus devlet modeli Ortadoğu’nun en eski halklarının yokluğu üzeri inşayı öngörüyordu.

Bu halklardan biri de Kürtlerdi.

Kürtsüz bir Türk devletinin varlığı  kabul edildi

Dönemin önde gelen Avrupa ülkelerinden İngiltere ve Fransa’nın 1916 yılında yaptıkları ve Rusya tarafından da onaylanan Sykes-Picot gizli planı ile Ortadoğu’da ulus-devlet inşalarının önü açılmış oldu.

Çok sayıda Arap devleti ilanının yapıldığı plan ile 1. Dünya Savaşı ile pratikleştirildi. Sınırlar cetvellerle çizilerek Ortadoğu 21 Arap devletine bölündü. Öte yandan Türk ulus devletinin alt yapısı hazırlanarak 1923 yılında Lozan’da yapılan anlaşma ile Kürdistan 4. parçaya bölündü.

Kürtsüz bir Türk devletinin varlığı  kabul edilmesi karşılığında, Musul ve Kerkük İngilizlere bırakıldı. Bu bölünme 100 yılı aşan Kürt sorununun derinleşerek günümüze kadar gelmesine sebep oldu.

Avrupa ülkeleri, Kürdistan’ı Türk, Arap ve Fars egemen devletlerinin denetimine koyarak yüzyıllık bir sorunu yaratmakla kalmadılar; her dönem sorunu derinleştiren yeni suçlara da imza attılar. Hala devam eden yüz yıllık Kürt soykırımı her parçada benzer yöntemler, farklı zamanlarla sürdürüldü.

Bütün anlaşmalarda Kürtleri kurban etme politikası

PKK VerbotSuriye’nin Arap kemeri politikası ile Kürtleri yurtsuzlaştırıp kimliksizleştirme politikalarına, Irak ve İran çatışmaları arasında Enfal’in, Halepçe’nin yaşanmasına çıkar politikaları ile göz yumdu. Türkiye ile ilişkileri ise sadece göz yummak değil, bütün anlaşmalarda Kürtleri kurban etme politikasına dayandı.

Koçgirî, Şêx Seîd, Agirî ve Dersim isyanları yeni kurulan Türkiye’ye; imha, inkar, asimilasyon yaklaşımı ise Türkiye ile geliştirilen ekonomik ilişkilere, Kürdistan’ın bombalanması NATO üyesi olmasına kurban edildi.

Kuzey Kürdistan’daki Kürtlerin asgari bütün talepleri Türk devleti tarafından bastırılırken, Avrupa ülkeleri izlemekle yetindi. Kürt Özgürlük Hareketinin 1970’ler sonrası gelişimi ile birlikte Avrupa’nın Türkiye’yi kendine mahkum etmesi için yeni fırsatlar doğurdu.

Türkiye’nin NATO ülkesi olması demokratik değerlerini göz ardı etmelerini kolaylaştırıyordu.

1993 yılında Almanya’nın Kürt Özgürlük Hareketini yasaklayıp kriminalize etmesiyle birlikte Türk devletinin Kürtlere karşı uyguladığı soykırım politikaları yeni bir aşamaya girerken Avrupa ülkelerinin Türkiye ile ekonomik ilişkileri de yeni boyutlar kazandı.

Kürtler AB’nin ‘demokratik kriterleri’ kapsamının dışında

Kuzey Kürdistan’da 4 bini aşkın köyün yakılıp yıkılması, Kürtlerin zorla göçertilmesi, binlerce insanın işkencelerden geçirilmesi, gerilla cenazelerinin parçalanması Avrupa ülkelerinin ‘demokratik kriterleri’nin ne anlama geldiğini de gösterdi.

Kürtlerin AB kriterleri ile çarpıcı bir şekilde tanışması 9 Ekim 1998’de Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın Suriye’den çıkışı ile oldu. Rusya’dan sonra sayın Öcalan’ın 12 Kasım 1998’de yönünü Roma’ya verişi, Kürt sorununun demokratik kriterlerle çözüm arayışı ile ilgiliydi.

Ancak Avrupa ülkeleri kendi hukuki sistemi içerisinde yargılama yerine, 15 Şubat 1999’da ABD, AB ve İsrail’in de dahil olduğu ortak bir operasyon ile sayın Öcalan’ı yakalayıp Türkiye’ye teslim etti. Kirli çıkarlar üzeri kurgulanan bu komplo ile Kürt-Türk çatışmasının devamlılığı yapılırken, hesaplar yine sayın Öcalan tarafından boşa çıkartıldı. Zira ‘İmralı Savunmaları’ bu kirli beklentiyi boşa çıkaracak, Kürt sorununun demokratik siyasetle çözüm perspektifini ortaya koyacaktı.

Kürt Hareketinin silahlı mücadele yerine siyasal mücadeleye evrilip paradigmasal değişim yapmasına karşılık AB ülkeleri, Türkiye ve ABD’nin isteği üzerine Mayıs 2002’de PKK’yi terör listesine aldı. Terör listesine bu zoraki eklemleniş, AB’nin Kürtleri sürekli savaş halinde tutma politikasının yeni bir göstergesiydi.

Ilımlı islam projesi bir batı projesidir

PKK VERBOT AUFHEBEN2Sayın Öcalan ‘Bir Halkı Savunmak’ kitabında bu durumu şu sözler ile tanımlıyor; “Kürtlerin kontrolünün hareketimizden alınıp emperyal güçlerin elinde kalması stratejik önemde görülüyordu. Bununla Arap, Fars ve Türk ulus-devletlerinin terbiyesi sağlanacaktı. Adeta ‘tavşana kaç tazıya tut’ biçiminde hayvanlara reva görülen bir politika uygulandı. Ranta boğulan ekonomi ve siyasi çevreler de bu politikaya dört elle sarıldılar. Gelinen nokta Türkiye’nin batımının az öncesidir…”

2000’ler sonrası Kürt halkı demokratik siyaset stratejisi ile Kuzey Kürdistan’da sorunu çözmek için büyük bedelleri göze alarak, demokratik toplum inşasına girişti. AKP’nin ılımlı islam projesi ile adeta yeni bir Ortadoğu projesi olarak boy vermeye başlaması da aynı yıllara tekabül etmekte. Kuşkusuz bu proje batı destekliydi. Ekonomik ve siyasi yardımlar sonuna kadar AKP’nin hizmetine sunuldu. AB ülkelerinin AKP’ye Ortadoğu’da ılımlı islam projesi ile misyon biçmesi Kürtlerin temel kolektif  haklarının yokluğu üzerine oturtuldu. Türkiye’nin AB’ye girmesine ilişkin yapılan müzakerelerde şimdiye kadar 33 ekonomik fasıl açıldı.

Kopenhag kriterleri ise Türkiye’nin adaylık müzakerelerinde, hukukun üstünlüğüne saygı, idam cezasının kaldırılması, azınlıklara ilişkin herhangi bir ayrımcılığın bulunmaması, ırk ayrımcılığının olmaması, kadınlara karşı her türlü ayrımcılığın yasaklanmış olması, Avrupa Konseyi İnsan Hakları Sözleşmesinin çekincesiz yerine getirilmesini gerektiriyordu. Yine çocuk hakları da bu maddeler içerisinde yer alıyor ve bunların tümünün uygulanması gerekiyordu. AKP, iktidarını sağlamlaştırma sürecinde bu kriterlerin bir kısmını yerine getirerek, hem AB ülkeleri ile hem de içerde toplumun desteğini aldı. Ancak 2009’dan sonra engel gördüğü kesimleri tek tek tasfiye etmeye başladı. Bu engellerin başında Kürtler geliyordu. ‘KCK operasyonları’ ile binlerce Kürt siyasetçi tutuklanarak, siyasetten men edildi.

AB, AKP’nin katliamlarına seyirci kaldı

Kürtlerin kollektif taleplerindeki ısrarını bastıramayan AKP hükümeti, 2012 yılında Kuzey Kürdistan’da savaşı tırmandırdı. Aldığı yenilgi üzerine 2013’te sayın Öcalan ile görüşmeler başlattı. Uygulanan her türlü baskının Kürt halkı tarafından boşa çıkarılması 2013-2015 görüşme sürecini geliştirdi. AKP’nin İmralı ile diyalog süreci bütün toplumda umut yaratsa da, AKP’nin esas amacı ise tasfiyeyi aşmadı. Nitekim 2015 yılında Kürdistan’ın bazı kentlerinde başlayan öz yönetim direnişleri, AKP’nin gerçek niyetini de ortaya çıkardı.

AB ülkeleri bu dönemde de Türk devletinin sivil katliamlarını, Sur, Şırnak, Nusaybin, Varto, Farqîn ve Cizre gibi birçok kenti yakıp yıkmasını, gençleri bodrumlarda diri diri yakmasını görmezden geldi.

26-27 Ocak 2016’da Avrupa Parlementosunda yapılan 12. Uluslararası Kürt Konferansına telefon ile bağlanan Cizre Halk Meclisi Eşbaşkanı Mehmet Tunç: “Burada bir katliam yaşanıyor. Cizre şu anda havan topları, tanklarla bombalıyor. Durum medyanın verdiği gibi değil, Cizre’de büyük bir katliam yaşanıyor ve bir soykırımla yüz yüzeyiz. 60 günlük süreçte 500’e yakın kişinin öldürüldüğü belirtiliyor. Bizim elimizde 100 cenaze var, tanklar, obüs topları kullanılıyor. Düşmana karşı kullanılan silahları Türkiye devleti Kürt halkına karşı kullanıyor. 60 gündür bu halk aç, susuz, yaşam imkanları tamamen kapanmış durumda. 120 binlik ilçede şu anda 10 bin kişi kalmış ya da kalmamış. Hepsini göç ettirdiler… Cizre’de vahşet yaşanıyor, insanlığa karşı suç işleniyor. Biz burada insanlık adına direniyoruz, sessiz kalmayın” sözleri ile insanlık vicdanına ve ilgili hukuk mercilerine sesleniyordu.

Sorun esasta ekonomik ilişkiler

AB bayrağı2016 yılından itibaren AB-Türkiye ilişkileri AB müzakereleri düzeyinde kısmi olarak durduruldu. Ancak AB asla ciddi anlamda yaptırımlara yönelmedi. Mülteci krizi adı atında Türkiye’nin şantajlarına boyun eğiliyor gibi bir yaklaşım ortaya çıksa da, sorun esasta ekonomik ilişkilerdi.

15 Temmuz darbe girişimi sonrası ise Kürdistan’da uygulanan politikalar bütün Türkiye’ye yayıldı. OHAL yasaları ile tüm muhalifler ya tutuklandı, ya işten atıldı, ya da cezai yaptırımlar altında baskı altına alındı. Kürdistan’da ise savaş daha da boyutlandı. Tüm bu süreçlerde de AB’nin Türk devletine yaklaşımı “kaygı, endişe, ama, fakat”la başlayan cümlelerin ötesine geçmedi. Nedenlerine bakıldığında esasta AB ülkelerinin ekonomik ilişkilerinin belirleyici olduğu görülmektedir.

Türkiye ile AB arasındaki dış ticaret verilerine bakıldığında, AB ülkelerinin Türkiye dış ticaretinde önemli bir paya sahip olduğu görülmektedir. Türkiye 2015 yılında AB’ye üye 28 ülkeye toplam  57,6 Milyar Euro değerinde ihracat ve 70,9 Milyar Euro değerinde ithalat gerçekleştirmiş. 2015 yılında, toplam ihracatın %44,5’i AB üyesi ülkelere yapılmış. AB üyesi ülkelerden en fazla ihracatın yapıldığı ükeler sırasıyla Almanya, İngiltere, İtalya ve Fransa olmuştur.

Kürtler hukukun kapsama alanı dışında

Silah ticaretinde Türkiye ile ilişkiler de özel bir konu olmaya devam ediyor. Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (SIPRI) uluslararası silah ticareti 2016 raporuna göre Türkiye, küresel silah ithalatı sıralamasında 6. sırada yer aldı. Örneğin İngiltere’nin Temmuz 2016-Eylül 2016 tarihleri arasında Türkiye’ye 50 milyon sterlin değerinde silah/cephane sattığı ortaya çıktı. Alman Ekonomi Bakanlığı’nın verilerine göre, 2017 yılının ilk dört ayında Türkiye’ye toplam 22 milyon euro tutarında silahlanma malzemeleri için satış izni verildi. Bakanlığın açıklamasında geçen yıl ise Türkiye’ye toplamda 83 milyon 900 bin euro tutarındaki silah ve mühimmat satışına izin verildiği kaydedildi. Almanya NATO müttefiki Türkiye’ye 2016 yılında ise 49 milyon euro değerinde silah ve mühimmat satışı yaptı. Bu ülkeleri İtalya, Belçika, Avusturya izliyor.

Özcesi AB ülkeleri Türk devletinin soykırım politikalarına sessizliğini sürdürüyor. Genelde Kürt sorunu, özelde Efrîn’e işgal saldırıları ve Efrîn’deki direniş, demokratik değerlerle yönetildiğini iddia eden ülkeler açısından turnusol kağıdı rolünü oynamaktadır. Kürtler ne ulusal, ne de uluslararası hukukun kapsamında ele alınmamakta. Binlerce yıllık uykudan uyanmış ve hareketli bir sürece girmiş Kürdistan, Ortadoğu’nun yeni denge oluşumunda başat aktör durumundadır. Milliyetçilik, dincilik ve mezhepçiliğin kördüğüm haline getirdiği Ortadoğu’da çok renkli, çoğulcu, eşitlikçi ve kadın özgürlükçü bir sisteme öncülük eden genelde Kürtler, özelde Efrin’dir. Acaba AB ülkeleri Efrin şahsında çıkar önceliği yerine demokratik önceliğini hatırlayabilecek mi?

 

PaylaşShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterEmail this to someoneDigg thisShare on RedditShare on TumblrShare on LinkedInPrint this page