Kültürel soykırıma karşı demokratik kültür

Jinda ASMEN

  • 17 Temmuz 2017

MANSETBir insan için toplumsallaşmak yaşam suyudur. Toplumsallaşarak ahlak, politika, estetik anlayışı ile kendisini yaşamsal kılar ve insanlık kültürü içerisinde kendi öz kültürünü var eder. İnsanlığın doğuşuyla birlikte anlama, tanıma, alıp verme, paylaşım, birbirine destek, zihniyet bütünlüğü, duygu akışı gibi yaklaşımlarla gelişen kültür hiç bir baskı, egemen olma, sömürü yaklaşımları geliştirmeden yaşamsallaşan demokratik kültür anlayışını taşır. Zaman içerisinde egemen (ulus-devlet) sistemlerin gelişmesiyle birlikte devlet eliyle demokratik kültür, asimilasyon ve soykırımlara uğratılmıştır. Bununla birlikte toplumsallaşmayı parçalayarak topluma karşı bireyci kültür yaklaşımı geliştirilmek istenmiştir.

Demokratik kültür, bireyden topluma toplumdan bireye kaynaşmış kültürdür. Her ne kadar egemen sistemler demokratik kültürü parçalamaya çalışsalar da demokratik kültür anlayışı tüm insanlarda özellikle kadında tükenmemiş olup günümüzde de varlığını sürdürmektedir. Şunu özellikle belirtmeliyim ki, “devlet ve demokrasi yan yana gelmez” gerçekliğinden biri de devlet ve kültürün yan yana gelemeyeceğidir. Çünkü devlet toplum dışıdır. Kültür ise, toplumsal değerler bütünü olup, toplumla özdeştir ve toplum kendisini demokrasiyle yönetir. Tüm toplumlar demokratik yaklaşım ile paylaşımlarını geliştirmişlerdir. Böylece, toplumsal kültür farklılıkları hayatı daha renkli kılmış ve her toplumsal değer bir biri için önemli görülmüştür. Birbirlerine büyük bir saygı ve sevgiyle yaklaşmışlardır. Bu da gösteriyor ki kültürel olarak toplumlar birbirlerinden etkilenmişlerdir. Ama birbirlerine benzeşmemiş, aynılaşmamış, kendi özgünlüklerini korumuşlardır. Zaten, böylesi bir zorunluluk toplumsal doğada hiç bir zaman olmamıştır.

Kültür üretir, yok etmeyi esas almaz

Genel olarak kültür üretir, eker biçer, ekip biçtiğiyle yenisini üretir. Boş tüketimi, yok etmeyi esas almaz. Yenileyerek biçimlendirir, biçimlerken yeniler. Ona daha yeni bir öz verirken kendi özünü kadin3kaybetmez. İçiçe geçmiş bolluk ve güzellik kaynağına daha bir güzellik kazandırır ve daha bir bolluk katar. Yaşamla bütünleşir ve evrenselliğin kucağı olur.

Şöyle düşünelim; Parçası olduğumuz doğada bir çiçek, tohumunu tekrar toprağa bırakır. Hava, rüzgâr, su, güneş ve birçok mineralle bütünleşir. Ve o tekrardan bir parça toprak kokusunu kendi kokusuna ekleyerek, toprağı iteleye kakalaya kaldırıverir başını gökyüzüne. Ve biliriz ki, o tüm emeği ve güzelliğiyle sevgi kokan yeni açmış bir çiçektir. Sonuç, bir çiçeğin farklı bir zamanda tekrardan çoğalmasıdır. Evrensel akışın doğada farklı farklı ekinleşmesidir.

Diğer bir örnek; bizim yaptıklarımıza ilişkindir. Bir meyve ağacının meyvesini yer, yedikten sonra tohumunu biz, tekrar toprağa ekeriz. Doğanın sularıyla sularız onu. Her gün göz nurumuz gibi bakar, sevgimizi nakşederiz. Tekrar filizlenir, fidanlaşır ve aynı meyveyi veren bir ağaç olur. Her yenen meyvenin tadı kendine bir tat daha katmıştır. Çünkü sevgiyle büyütülmüş yeni bir ağaçtır o. Yani farklı bir zaman da çoğalmış ve farklı insanlar tarafından da ekinlenmiştir. Bunu yaparken hiç bir egemenlik duymayız. Çünkü bu birbirimize olan insani ve doğasal ihtiyacımızdır.  Doğanın ürettiği ile insanın doğayla birlikte ürettiği ve ekinleştirdiği yaşamdır gerçekleşen. Anlatması rahat olsa da varoluşu sancılıdır.

Devlet faklılık kabul etmez, tüketir

Devlet ise, tüketir, toplumsallığı dışlar. Oluşan farklılığı kabul etmez. Toplum dışı, bir farklılık yaratmak ister. Kendisine karşıt alternatifler, yenilikler yaratılmasını asla kabullenmez. Çünkü tek alternatif kendisidir, tek yenilik kendisidir, tek farklılık kendisidir diye düşünür. Devlet mantığında bir arada kalmak, ortaklaşmak, bunun üzerinden yenilikler oluşturmak, farklı biçimlerde de olsa hep var olmak gibi durumlar kendisine karşıtlık oluşturma tehlikesi taşıdığından ortadan kaldırılması gerekilenler olarak görülür. Hatta kendi yarattığını bile zaman gelir kendisine karşıt görür. Çünkü bir iktidar başka bir iktidar karşısında daha bir azgınlaşır. Bir iktidarın yarattığı başka bir iktidar için büyüme sebebi olabilir. Her ne kadar egemen sistemler bir arada olsa da, esasında bu birliktelik kendi bireyci çıkarlarını, iktidarını büyütme üzerindendir. Yani, tek büyümen için ihtiyacını görüp, önündekileri yok edeceksin.  Bu yüzden öz-kök olgusunu ortadan kaldırır. Geçmiş ve gelecek bağlantısını kopararak, aslında senin şimdiliğini yok etme amacındadır. Bir arada olan iktidar ve egemenlerden başka ne beklenir ki…

Bu nedenle, ne devletin kültür yaklaşımı ne de devlet adına kültür anlayışları demokratik kültürün özü, esası olabilir.  Bu gerçeklik, yalnızca koca bir yanıltma zihniyetinin ürünü olabilir.

Böylesi bir yanıltma kültürü ve zihniyeti elbette ki, demokratik kültürü ortadan kaldırmak için halklara karşı asimilasyon ve soykırım silahını kullanıp saldırmıştır. Ki bu durum; geçmişten günümüze, halklar üzerinde uygulanan egemen sistem gerçekliğinin vazgeçilmez silahı olmuştur.

Kültürel soykırım, çok bilinçli bir yaklaşımla seni toplumundan koparmak ister. Fiziki zorla seni kendine çekmeye çalışır. Bu olmazsa senin üzerinde daha ağır baskılar uygulayarak; inancına, diline, eğitimine, sanatına, ekonomine, coğrafyana daha da sayabileceğimiz ama kısacası özünün ve kökünün yok olması için bir bütün kimliğine saldırır. Ve fiziki zorla birlikte seni sana unutturur. Bireyi maşası konumuna getirir. Artık egemen sistemin bir parçası hem de önemli bir parçası yapar. Yani, kültürel soykırıma alıştırarak kültürel sektörü oluşturur. Bunları, bazen yasaklarla bazen hissettirmeden kendini çekici kılarak uygular.

Hele de demokratik kültürün yaşam kaynağı olan kadınlar bu vahşetin en acımasızını yaşar. En acılı çığlıklarını atar. Çünkü kadınlar yaşamın ifadesidir. Bu ifade ona sorulmadan alınmıştır. Ne pahasına olursa olsun, hiç bir zaman yaşamı egemenlere vermeyi tercih etmedi kadınlar, etmezler.

Soykırım gerçekliği, toplumsal değerleri yok eder

Norooz-celebration-Balak-village-Marivan-1Soykırımcı sistemle gözünün yaşına bile bakmadan sünger gibi vantuzlayan, yutan bir kültürel yok ediş uygulanır. Yıkım üzerine yıkımlar yaratır. Toplumun duygu ve düşüncelerini kapana kıstırarak uyuşturur ve çürütür. Artık, konuştuğun dil senin dilin değildir. Düşüncelerin yönlendirilmiştir. Ruhun toplumsal doğadan koparılmıştır. Beynin hep bir yozlaştırılma çemberindedir.

Seni öyle bir çevreler ki, koca bir boşlukta sallana durursun. Ne yapacağını bilemezsin. Seni işlevsizliğe iter. Sana ait bir görünüş dahi bırakmaz. Hatta soykırım senin kültür değerlerinden olan yaşadığın yeri, coğrafyanı bile elinden alır. Senin yaşamak istediğin bir coğrafya değil de onun istediği bir coğrafyada yaşamana izin verir. Tüm bunlar ve dahası kültürel soykırımın sonuçlarıdır. Böylelikle yapay kültür damgasını topluma vurmuş olur.

Uygulanan sera mantığını düşünelim. İlaçlanarak bitkilerden sebzeler üretilir. Ama hiçbirinin gerçek tadı yoktur. Çünkü özleri yoktur. Kökleri üzerinde büyütülmemiştir. Gelişimleri doğal, öz bir akış temeline dayanmamıştır.

İşte soykırımın yarattığı bireyci, yapay kültür budur. Topluma, insanlara kendi kültür anlayışını endeksler. Ortaya bize ait olmayan bir yaşam biçimi çıkarır. Ve herkes bu yaşam için ölümüne gönüllendirilmiştir. Bu, toplumun doğal yaşam gücünün kaybettirilmesi demektir. Özellikle sanatı kullanarak, topluma çirkini güzel olarak gösterir ve toplumu yabancılaşmaya özendirir, ötekileştirir. Taklit etmeye özendirir. Böylelikle kültürel estetiği de iğrençleştirmiş olur. Bu derece, kültürel soykırım bireyi silip atar. Köksüzleştirip yok eder. Toplumun dinamiklerinden olan ahlaki yaklaşımı yok ederek toplumu feth eder, politik anlayış ve pratiğini elinden alır. Kültürel soykırım, toplumu her yönlü yok etme amacındadır.

Kültürel soykırıma karşı, demokratik kültür anlayışıyla ahlaki öz savunma hayati önem taşır.

Ahlak, politika ve estetiği toplumun öz savunma alanları olarak görmek ve demokratik kültürün en çarpıcı ifadeleri olarak vurgulamak gerekir. “Ahlak, toplumun politik hafızasıdır” belirlenmesinden de anlaşılacağı gibi; demokratik kültür, ahlak, politika ve estetik, kültürel soykırıma karşı öz savunmadır. Bunlarla doğru bir zihniyet yaratıp doğru bir anlayış kazanmak, doğru bakıp, doğru görmek, içten ve dıştan uygulanmak istenen asimilasyon ve soykırımlara karşı kendini savunmak ve korumaktır. Yani birey olarak toplumsal anlamlılığa kavuşmaktır.

Sen yaşama inanırsan oda sana inanır

Topluma düşen görev; tarih boyunca uygarlık güçlerinin yaratmış olduğu kültürel soykırım anlayışı ve yaklaşımlarına karşı, verili kültür içinde erimeden ve taklitçisi olmadan demokratik kültür anlayışını tüm toplumsal alanlarda yapılandırma ve anlamlandırmadır. Bu yaklaşımla demokratik kültürün tarihi, tarihin demokratik kültürü canlandırması kaçınılmazdır. Böylesi önemli bir değere sahip olan “demokratik kültüre inanmak” kendi özünü görmekle ve kendine inanmakla başlar. Bu öz ve anlayış her insanda mutlaka vardır. Önemli olan bunun farkındalığına vararak hareket etmektir. Araştırıp öğrenmek ve özümsemek gerekir. Sen yaşama inanırsan oda sana inanır.

Özellikle annelerimizden demokratik kültürü öğrenebilir, paylaşabilir ve yaşamsallaştırabiliriz. Çünkü onlar demokratik kültürün ana kaynağıdır. Annelerimiz her zaman için yaşamı içmiş ve ona inanmıştır. Demokratik kültürü her zaman yaşamsal kılmak hayati değerdedir.

PaylaşShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterEmail this to someoneDigg thisShare on RedditShare on TumblrShare on LinkedInPrint this page