Kirlilik nedir sahi?

Raperin Munzur

  • 16 Kasım 2017

ŞEMSE’NİN HİKAYESİ -II- Bölüm

MANSET-2O gece, karanlıkta, o korkunç yüz eğildi üstüne. Nefesi kokuyordu. Sakalları diken gibi. Kara yüzünde bir tek gözleri parlıyordu. Parlaklığın böyle çirkin olduğunu, böyle ürkütücü olacağını bilemezdi Şemse. O, aydınlığa tapardı. Her sabah güneş doğarken yüzünü güneşe döner duasını ederdi. Karanlıktan korkardı, ateş ve ışık hiç eksik olmazdı evlerinden; güneşti, aydınlıktı onun inancı, “Melekê Tawus” diyerek başlardı dualarına.

Bir Müslüman eli değerse eline haram olmuş demekti, bir Ezidî erkek dışında erkek dokunursa ona… Ölmeliydi…

Şemse’yi iki ay yanında tuttu komutan, sonunda Şemse’nin güzelliğinin büyüsü, celladın öfkesinin kılıcına yenildi. Her gün dövdü, saçlarından tutup yerlere çaldı, ağzını burnunu kana buladı, vücudunu çürük içinde bıraktı. Bu inatçı, teslim olmayan kıza tahammül edemiyordu artık. Öldürecekti, vazgeçti, alt rütbelilere verdi. Öfkesini, intikamını böyle daha iyi alacağından. Şemse’yi öldürüp de ona yenilmemek için. Kaç kez kaçmaya çalıştı, öldürmeye çalıştı kendini Şemse. Ta ki takati kalmayana, her şeyden vazgeçene kadar… Her erkek gücünü denedi onda. Tanınmaz oldu yüzü, güzelliği soldu,yitti.

Özgür olmayan güzel olamazdı ki…

Sonunda pazara gönderdiler Şemse’yi…

Böyle sararıp solarken, bedeni bir yandan ölümü tanırken bir yandan can diye düşmanı büyüyordu içinde. Fetihlerin, işgallerin en acı izleri hep kadınların bedenine kazınıyordu.

Karanlık, izbe bir evde doğurdu çocuğu… Acılar, çığlıklar içinde… Yaşlı, dövmelerle dolu, kirli bir el bir bebek verdi kucağına. Sadece o eli hatırlıyor…

Kendini ve çocuğu öldürtmek için her şeyi yaptı. Yine olmadı…

Onun gerçek ölümü bununla yaşamak zorunda oluşuydu.

Sonunda pazara gönderdiler Şemse’yi…

Pazarda Said, Şemse ve bir genç kızı daha satın aldı. Bir tanıdığını koydu araya, onunla planlamalar yaptılar, kendisi gibi bu utancı taşıyan Musul’da oturan eski bir Arap dostuyla, kızları kurtarmak için anlaştılar. Dikkat çekmemek için fazlasını alamadı adam. Kadınları Zaxo’ya getirdi, Said’e teslim etti.

Said Şengal’e doğru yola koyuldu arabasıyla. Peşmerge elbisesi üstünde KDP asayişlerini geçtiler. Arabanın arka koltuğunda Şemse, Nalin ve bir bebek. Nalin fermanda kaçırılan genç kadınlardan bir diğeri. Yeşil gözlerinde bir orman yitmiş sanki… Bebek Şemse’nin kucağında. Bir adı yok onun… Şemse ne çocuğa bakıyor ne de Said’e… Boşlukta… Şemse’nin siyah gözleri karanlık bir ormanı yutmuş sanki…

On iki kişiyle durdurdular canileri

Şengal’deki HPG komutanlarından biriyle önceden konuşup, randevulaşmışlardı. Kızları onlara teslim edecekti Kerse’de. Gerillalar Şengal’in girişinde asayiş kurmuş, şehrin güvenliğini alıyorlar hem de dağ yolunu denetimde tutuyorlardı.

Onlar binlercesini kurtarmışlardı. “Kimse çetelere karşı savaşamaz, onları yenemez, kaçmak dışında yolumuz yok” diye kendini avutuyordu ya Said, onlar savaşmışlardı. On iki kişiyle durdurmuşlardı Şengal’e saldıran çeteleri. Ellerinde kleş dışında silahı olmayan bu gerillalar Şengal dağının tepesinden peşmergelerin bırakıp kaçtığı doçkalardan birini de kullanarak durdurmuşlardı onları. DAİŞ şaşkınlık yaşamış, ilerleyememiş, bu arada binlerce insan da kaçmayı başarmıştı. Sonrasında Rojava’dan gelen YPG’liler, dağdan inen gerillalar savaşa savaşa durdurmuştu onları, halkı daha büyük bir katliamdan kurtarmışlardı. Said artık hep onları takip ediyordu basından. Şimdi Şengal’in yarısını özgürleştirmişlerdi.

“On iki insan. On iki kişiyle durdurdular binlerce caniyi… Biz de binlerceydik. Durmadık, duramadık önlerinde” diye düşündü. “Demek ki yenilmez değil bunlar. Zulmün önüne dikilecek bir yiğide bakar direnişin ateşi.”

Biliyordu, kızları teslim edeceği en güvenilir insanlar bunlardı.

“Biz gidip alacağız onları, hepsini…”

Şengal’EZIDI GENC KADINLARe girerken kalbi hızla çarpıyordu. Kalabalık Sinune caddesini geçti, dağ yolunun başladığı Kerse’ye girdi, asayişe yanaştı. PKK bayraklarını, HPG, YJA Star bayraklarını gördü. Bir bahçe yapılmıştı asayişin yanına, Apo’nun resimleri vardı. “Baxçe Serok Apo” yazılmıştı girişte. Çok büyük bir resmi asılmıştı Apo’nun, resmin yanına da Derwêş’e dair şiiri yazılmıştı. Apo’yu şiir yazan biri olarak hiç düşünemiyordu, şaşırdı bir an…

Gerilla elbiseleriyle kendisini karşılayan yüzlere baktı. Hepsi de gencecikti, yüzleri pırıl pırıldı, gözlerinde dimdik, gururlu bir bakış vardı. Kıskandı bu bakışları. Kadınlar da vardı aralarında. Ellerinde silahı olan genç kadınlar. Bu kadar doğrudan insanın gözünün içine bakan kadınları görmemişti daha önce. İçini okumalarından korktu. Bakışlarını çabucak çevirdi. Buyur ettiler. Biliyorlardı niye geldiğini. Teker teker selamlaştılar, tokalaştılar. İçeri girdiler. Utancını gizleyerek, bir kurtarıcı havası takınarak oturdu. Yaşı daha olgunca olan, komutanlarıydı o, karşısına oturdu. Gülümsedi, halini hatırını sordu. Çay getirdiler.

Genç kadınlar başka bir masada ürkekçe oturan kızların etrafını sardı. Onlara bir bakış fırlatıp, karşısındaki gerillaya döndü.

“Çok sıkı tutuyorlar, isterdim ki daha fazla kızı getirebileyim.” Sesi bir savaşta yenilmiş, yorgun bir adamın sesini bastırmak istercesine tok, gür çıkıyor.

“Biz gidip alacağız onları, hepsini. Merak etmeyin.” diyor gerilla güvenli, kesin bir sesle.

“Öyle ucuza satıyorlar ki kızları. Bir mal gibi… Her isteyen adam alabiliyor rahatlıkla…”

“Mesele parası değil ki Mam Said. Bir ülkeyi, halkı yenmek istiyorsan onların onurunu, şerefini ele geçireceksin.”

Gözlerini kısıp meraklı bir bakış fırlatıyor Said’e. “Savaşlarda ganimet almak nerden çıkmış? Kadınlar niye ganimet?” Said terleyen ellerine bakıyor, gerilla kendi sorusunu kendi cevaplıyor.

“Savaşları yürüten erkekleri susturmak amaç. Fethedilen toprak fethedilen kadındır her zaman. Mülkün, ırzına geçeceğin bir maldır. Bu hayalle savaşa gider erkek, bu hayalle savaşır…”

Onurunu kırdın mı her şeyini almışsındır 

Başını sallıyor Said. Saçlarına yer yer beyazlar düşmüş, kaşının kenarından şakağına kadar derin bir yara izi olan bu gerilla gözlerinde keder, sigara paketine uzanıyor. Gözünün kenarındaki bu yara, bakışları onun gözlerine daha çok çekiyor. Gözleri bir askere yakışmayacak kadar sevecen, içli bir sıcaklık var derinlerinde. Yüzü güzel. İnce parmaklarının arasına sigarayı koyup çakmağıyla yakıyor. Said’i inceliyor bu arada. Sözünü tamamlıyor.

“İşte en büyük intikamdır sana karşı savaşan o toprağın erkek savaşçılarından. Onların kadınlarına, bacılarına, analarına bunları yaparak o savaşçıların onurlarını, namuslarını, her şeylerini yok edersin. Bir savaşta yenilmek sadece savaş meydanında yenilmek değil. Asıl yıkım bu değil mi?”

Bir şey diyemiyor Said, gözlerini yandaki masada oturan Şemse’ye çeviriyor. Arabada sesi hiç çıkmamış, ondan yana bile bakmamış. Şimdi konuşuyor karşısındaki kadın gerillalarla.

“Doğrusun heval. Onurunu kırdın mı her şeyini almışsındır bir adamın elinden. Utancından başını kaldıramayan bir insandan daha yenilmiş kim vardır?” Boğazını temizliyor, duralıyor. Devam edemiyor.

Biraz daha konuşuyorlar. Gerillalar hiç girmiyorlar ilk süreçlere, onun peşmerge kıyafetine bakıp hatırlatmak istemiyorlar. Bir ara genç bir gerilla bir laf atıyor da, komutan sert bir bakışla durduruyor onu. En büyük iyilikleri bu Said’e.

Uzun kalmıyor Said, kalamıyor. Sonra kalkmak için müsaade istiyor, telefon numarasını uzatıyor.

“Telefonum. Ne zaman işiniz olursa ben hazırım” diyor.

Gerillalarla tokalaşıyor. Kızlardan hatır istiyor.

“Affedin beni diyemem, siz bilirsiniz, Bu elbiselerden buradan döndükten sonra kurtulacağım, bu utancı atacağım üstümden” diyor.

Arabaya binip dönerken üzerinden bir yük kalkmış gibi hissediyor.

Çocuklarını düşünüyor.  Muhammed’i… Ona anlatacak bir hikayesi var… Sabırsızlanıyor…

Bir kez kaybedince bir daha kazanılamayacak şeyler var 

Eve gidiyor Said. Elbiselerini değiştiriyor. Peşmerge kıyafetlerini bir poşete koyup kapının önüne bırakmak için avluya çıkıyor. Karısıyla göz göze geliyorlar, gülümsüyor. Karısının bakışlarını görünce birden kesiliyor gülümsemesi. Karısı başını çeviriyor. Çamaşırları toplamak için ipe uzanıyor.

“İki kızı getirince diğerlerini unutabilir misin? Elbiseleri çıkarır gibi çıkarabilir misin alnımızdaki bu lekeyi?”

Kızlar bir gece evlerinde kalmış. Onların yüzündeki acıları görmüş, o boş bakışlarda ölümü hissetmiş Leyla. Şimdi artık hiç affedemez…

Said o anda anlıyor…

Bir kez kaybedince bir daha kazanılamayacak şeyler var hayatta…

Şengal’de gerillalar kızların ailelerini araştırıp buldular. Nalin’in babası ve kardeşi YBŞ savaşçısıydı. Annesi ve küçük kardeşleri Rojava’daki kampta yaşıyorlardı. Babası asayişteydi. Yakındı yerleri. Hemen haber verdiler, geldi. Yaşlı adam… Kalbi zayıf. Önce hazırlamak gerekti.

Kendini koruyamamak ölüme razı olmaktı

Yazidi women prisoner by Islamic State (ISIS) fighters in Iraq.Yazidi femmes prisonnier par combattants ƒtat islamique (EI) en Irak.Şemse’nin ailesi Şengal dağlarında kurulan çadır kentte yaşıyordu. Gerillalar önce ailesiyle konuştular. Aile, Ezidî cemaatleri içinde en tutucu aşiretlerden birindendi. Geleneklerini bildiklerinden aileyle uzun uzun konuştular, uyarılar yaptılar, söz aldılar; kıza bir şey olmayacaktı. Sonra buluşturup teslim ettiler kızlarını. Kalabalık bir kadın ve erkek topluluğu içinde basın önünde oldu buluşmaları…

O buluşmayı anlatmaya söz yetmezdi. Duyan herkes oraya akın etti. Hemen herkes kurtarılan kızlardan birinin kendi kızı olması umuduyla koşmuştu oraya. Nalin, basına Ezidi kadınların ve katledilen halkının intikamını almak için YJŞ’ye katılacağını açıkladı. “Biz kadınlar da kendimizi, Ezîdxan’ı savunmayı öğrenmeliyiz. Savunmasız olunca başımıza gelenleri gördük. Başkalarından beklemek, kendini koruyamamak ölüme razı olmaktır bu topraklarda” dedi. Babası ve kardeşi askeri elbiseleriyle yanında durmuş, gururla bakıyorlardı Nalin’e.

Dokunuşlarıyla yaraları iyileştiren elleri var kadınların

Şemse konuşmadı. Anlatılamayacak şeyler vardır…

Bir çocukla dönmüştü. Üç-dört aylık bir bebek… Her şeyden habersiz… Annesinin acısından, babası(düşmanı)ndan habersiz. Şemse nefretle mi, acımayla mı, sevgiyle mi bakıyordu ona, anlaşılmıyordu. Bakınca ne görüyordu, kimi görüyordu bilinmez. Kucağında bir yükü tutar gibi tutuyor, aslında hiç yokmuş gibi davranıyordu. Kaç kez boğmaya çalışmıştı çocuğu. Yapamamıştı. Çocuğun kızaran suratına, nefessiz kalışına dayanamamıştı.

Şimdi ailesinin yanında çocuğa hiç bakmıyor, utanıyor onu taşımaktan. O yüzden Şemse’ye değil, yaşlı anasına uzatıyor kadın gerilla çocuğu. Biliyor Şemse’nin yarasını… DAİŞ’in elinde, o adamların yanında onca acıları yaşayan Şemse, ailesinin yanına ulaştığında kurtulmanın mutluluğunu yaşayamıyordu, hissizdi. Kadınlar ağıt yaka yaka, Şemse’ye sarılarak ağlıyorlar. Kucaklıyorlar onu, kurtulduğuna, kavuştuklarına seviniyorlar. Ama Şemse sevinemiyor, utanıyordu.

Yine de bir anlığına kadınların o bulaşıcı mutluluğu sarıyor onu da. Çünkü kadınlar dünyayı değiştirecek bir güç taşıyorlar içlerinde. Tılsımlı, bilgelik yüklü, gizil bir güç… Dokunuşlarıyla yaraları iyileştiren elleri var kadınların. Ağıtlarında, şarkılarında, sözlerinde iyileştirici bir şey var. İşte bu şefkat bulaşıyor Şemse’ye. Umut işte. Yeniden başlayabilir miydi?

O anın heyecanına kapılıp kısa vadeli de olsa bir şeylerin değişeceği, her şeyin geride kaldığı duygusuna kapılıyor.

Babasının ışığıydı o

Babası konuşmuyor hiç, uzunca sarılıyor sadece, gözyaşları Şemse’nin yanaklarını ıslatıyor. Sonrasında hep uzak duruyor ondan. Oysa çocukken yanından hiç ayırmazdı onu. Şemse de nereye gitse arkasındaydı onun. Babasıyla beraber hayvanları otlatmaya giderdi, beraber kerpiç çamurunu yoğururlardı. Küçük ayaklarıyla çamurun içine girer yoğurmasına yardım ederdi. Ayakları çamura batar, gücü yetmezdi kendini kurtarmaya, babası “hoop!” diye çeker alırdı çamurun içinden, omzuna koyar; “ikimizin ağırlığı bir oldu mu daha çabuk olur çamur” derdi.

Babasının ışığıydı o, hep “roja min” derdi ona. Babası kahramanıydı onun, ne zaman ihtiyacı olsa yanındaydı. Babalar kızlarının kahramanıydı kimsenin dokunamadığı o hayal dünyasında. Ama gerçek dünyada babalara kahraman olma şansı vermiyordu kimse… Bu çağ süper kahramanların çağıydı artık. Kızını koruyamamıştı, koruyamazdı… Bir babanın sadece baba olarak yapamayacağı şeyler vardı. O utanç, çaresizlik ezmişti, omuzlarını çökertmişti yaşlı adamın…

İki gündür evin içinde, odadan çıkmıyor Şemse. Bakışlara dayanamıyor. Sürekli bir şeyler konuşuyorlar aralarında. Yabancılar girip çıkıyor eve. Babasının yanından suratı asık adamlar hiç eksik olmuyor.

Anlıyor Şemse…

Şemse mi kirli, dünya mı?

Gece bir el dokunuyor, uyandırıyor Şemse’yi. Gözlerini açtığında üzerine eğilmiş abisini görüyor, arkasında diğer abileri, babası… Çocuğu büyük abisinin ellerinde. Bu gözleri tanıyor, bu duygusuzluğu tanıyor. Bu bakışları karanlık gecelerde üstüne eğilen yüzlerden tanıyor.

Kızmıyor, korkmuyor, itaat ederek arkalarından gidiyor. Anasını görüyor bir an. Karanlığın içinde yere çökmüş, ağlıyor.  “Ağlama” demek, dokunmak istiyor, yapamıyor.

Yürüyorlar, çadırdan evlerinin arkasındaki bahçeye geçiyorlar. Abisinin kucağındaki çocuk ağlıyor, duruyorlar. Darağacına çıkarılacak bir sanık gibi duruyor karşılarında. Babasına, abilerine; cellatlarına bakıyor. Ezidîlerin kuralları var. Şemse’ye dokunulmuş, düşman eli değmiş, kirlenmiş.

Bu kirlenmişliğe göz yummayacaklar.

Şemse kirletilmiş bir Ezidî kızı. Kirli ama güzel… Kirli ama günahsız… Kirli, çünkü kadın.

Kirlilik nedir sahi? Kim kirli gerçekte? Çeteler mi? Şemse’in babası mı, ağabeyleri mi?

Onları kurtarmayıp kaçan, sonra onları satın alıp ailesine getirerek vicdanını rahatlatan Said mi?

Şemse mi kirli, dünya mı kirli gerçekte?

Şemse’nin içinde bir saniyeliğine bir öfke yalazlanıyor; “Beni götürürlerken siz neredeydiniz, o kadar kızı kaçırdıklarında… Sahi siz, nasıl kurtuldunuz?” diye soruyor içinden…

O anda bile dışından soracak kadar zalim değil…

Çocuk ağlamaya devam ediyor. Çocuğun ağzına elini bastıran abisine bakıyor, sonra babasına. Babasının yaşlı gözlerine…

İlk defa içinde bir şefkat doğuyor çocuğa karşı. Yumuşuyor.

“Onu benden önce öldürmeyin” diyor. Kendi sesini tanıyamıyor.

Ne olursa olsun bu dünyanın kadınlar için hiçbir fırsat sunmadığı, sevinmeye hakkı olmadığı ve gidecek hiçbir yerinin olmadığını neden göremedi? Neden aylardan sonra akrabalarına sarılırken bir umut duydu içinde? Neden kandırdı kendini?

İp boynuna dolanırken, ilk kez o zaman korkuyor, kalbi deli gibi atıyor, dizlerinin titremesine engel olamıyor, gözleri kararıyor, düşecek gibi oluyor… Nefesi kesilirken ve gözleri kocaman açılırken hiçbir zaman bu dünyayı affetmeyeceğini anlıyor. Göz göze geldiği abisinin gözlerindeki yaşı görüyor sonra.

Abisinin arkasındaki tepeden ay doğuyor. Ayışığı, güzelliğini hiçbir şeyin bozamayacağı, kirletemeyeceği yüzüne vuruyor.

Gecenin sessizliğini bir çocuğun ağlama sesi bölüyor, bir de uzaklardan gelen çatışma sesleri…

Son

PaylaşShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterEmail this to someoneDigg thisShare on RedditShare on TumblrShare on LinkedInPrint this page