İnci’ye dönüşmüş bir Mariam öyküsüdür 1915

Müjgan HALİS

  • 27 Nisan 2018

Büyük ninem Mariam’ın aziz hatırasına…

MANSET-İnci koymuşlar adını evlenince. Gerçek adını çok az kişi anımsıyor: Mariam. Ama e-devlet sağolsun, Mariam’ın annesinin ve babasının adını tescilli öğrendik geçenlerde: Hokar dede ve Haykanuş nine. Yani büyük büyük ninemiz ve büyük büyük dedemiz. Kayıtlara göre Mariam, 1895’de doğmuş. Yani soykırım yaşandığında, tam 20 yaşında. Ben resmi adı İnci olan, ama gerçek adını torunlarının dahi bilmediği büyük ninem Mariam’la hiç tanışmadım. Ama en sevdiği torununun yani annemin anlattığı masalların içinde hep büyük ninem Mariam vardı. Bize anlattığı ‘çirok’ları ondan öğrenmişti. Muhtemelen kendisinden iki asır önce doğan La Fontaine’den hiç haberi olmamıştı ama doğup büyüdüğü toprakların hayvanları, onun torununa yani anneme anlattığı masalların kahramanıydı. Ondan kaç kuşak sonra doğan ikinci nesil torunları olan bizlere, muhtemelen hayvan sevgisini o masallar aşıladı.

Hokar ile Haykanuş’un kızları 

Muzip bir kadınmış Hokar ile Haykanuş’un kızları Mariam. Torunuyla akran oğlunun kurbağalar ile oynamasının, ağıldaki her biri ismi ile müsemma buzağılarla arkadaş olmasının gizli ortağıymış. Tabii yaramaz oğlunun buzağı ile sözüm ona oynarken ısırdığı dişlerinin yerinden çıkmasının bir nevi sorumlusu. Annem, kendisiyle neredeyse yaşıt Ali amcasının iki ön dişinin yerinden fırlamasını ve Mariam ninenin onları çat yerine oturtmasını hâlâ kahkahalarla anlatır.

Ermenice ‘taş kale’ anlamına gelen Xarpert’in o zamanlar bağlı olunan ilçesi Palu’nun -ki Palu da, Ermenice Paluvi sözcüğünden türemiştir ve vişnelik anlamına gelir-,Oxu nahiyesinin Tepe köyünde başlamıştır Mariam’ın ve ailesinin hikâyesi. Şimdi Kürtlerin Dep demesi, yüzlerce yıl önceki Tepe’nin bir versiyonudur. Daha sonra Tepe köy, bir mahalleye dönüşecek, ardından şimdilerde adı Karakoçan olan ilçe halini alacaktı. Ama her Karakoçanlı, bilir ki hepsi esas olarak Tepelidir, yani Depli.

Soykırımın yarası

MUJGAN HALIS-1915Muzip olduğu kadar hüzünlü bir kadınmış Mariam nine. Tıpkı kardeşleri Bogos ve Garabet gibi. Ruhunu sık sık saran hüzün, en çok kardeşlerini görünce dağılırmış. Gırbo diye seslenilen kardeşi Garabet, dönemin önemli Ermeni aydınlarından biriymiş. Soykırımdan sonra bile, diaspora ile ilişkilerini sürdürmüş ve Ermenice mektuplarla, dönemi resmetmiş. Garabet dayı, soykırımdan yıllar sonra kendisini Türkçe Murat nehri olarak bilinen, Aradzani’ye attı. Yaşlı bedeni aylar sonra bulundu. Soykırımın yarası içinde hiçbir zaman iyileşmemişti.

Mariam nine, çocukluğunda babasının elleriyle diktiği üzüm asmalarını izlemeyi severmiş en çok, kendisine çok benzeyen torununa yani anneme üzümden her çeşit yiyecek, içecek yapmayı o yüzden öğretmiş belli ki. Ama çok da sıkı tembihlemiş torununu, büyüyüp başka diyarlara doğru açarsa kanatlarını Ermeni babaannesinden hiç bahsetmesin diye. Yeminler ettirmiş. Tıpkı 1915’ten 20 küsur yıl sonra çocukluğu Dersim Soykırımı’na denk gelen babamın ve Dersim yetimi olan Sultan yengemin, mevzu 1938 olduğunda lal olması gibi.

Mariam nine, annemi gelin ettikten kısa bir süre sonra göçtü bu dünyadan. Ondan bize, annemin belleğindeki masallar kaldı. Bir de saklısında tuttuğu minik minik anılar. Mariam ninenin, soykırımdan önce koleji bitirmesi, o dönem sadece erkeklerin asker ocağında tanıştığı Türkçeyi çok iyi konuşuyor olması, Fransızca kitaplar okuması, çok iyi ud çalması gibi. Çocukken de hep dikkatimi çekmişti ama yetişkin olduktan sonra daha çok düşündüm: Annem bize neden annesinden çok babaannesini anlattı diye? Çocukken kulağına üflenen sırlar mı ağır gelmeye başlamıştı?

Tehcir yollarında sır olan hikayeler 

MUJGAN HALIS-1915-2Bir zaman geldi ve 7-8 yaşlarında daha önce hiç duymadığı isimlerin hikâyeleri büyüdü belleğinde annemin. Ona tehcir yollarında sır olan çocukluk arkadaşlarını anlatmıştı Mariam: Yeghia Gazarian, akranıydı. Halep’e giden kafilenin içindeydi. Yaşıyor muydu acaba? Ya küçük Hovhannes Vartan Osgayan? Yıllar sonra, bir Arap erkeğinin annesini kaçırıp evlendiğini, küçük Hovhannes’in ise Müslüman olmayı reddedip kaçtığını öğrenmişti. Akıbeti niceydi? Giragos Sarkisian vardı bir de, elinde büyümüştü, kapı komşularının oğluydu. Babasını hemen öldürmüşlerdi, annesi ise bir Kürt ağanın evinde hizmetçilik yaparak canını ve evladını kurtarmıştı. Ölen ölüp, kalan kaldıktan sonra annesinin bir Ermeni’yle evlendiğini duyduğunda çok sevinmişti Mariam. O kendisi gibi Alevi de olsa bir Müslümanla evlenmek zorunda kalmamıştı. Gerçi, kendisinin sayesinde bütün ailesi kurtulmuştu ama yine de içinde hep bir sızı vardı. Giragos’un annesi ve üvey babasıyla Halep’e göç ettiğini duyduğunda, ‘kurtuldular’ diye ne çok sevinmişti.

Annem, çocuk belleğinin dehlizlerinde saklamıştı bu isimleri, bu hikâyeleri, bu sonları, bu kuşkuları, bu keşkeleri. Ve belli ki, belleğini en büyük çocuğuna, bana devretmek istiyordu. Susuz kalmışçasına anlattı bir gün, kana kana ama hep fısıltıyla: Mariam ninesini, köylerdeki kalıntıların yerinde eskiden kilisenin olduğunu, Ermeni torunu olduğunu ama bunun bir aile sırrı olarak kalması gerektiğini, üzüm bağlarını, ninesinden öğrendiği halı-kilim desenlerini, orcik (üzümden yapılan cevizli sucuğa Elazığ’da Ermeniceden kalma bir tabirle ‘orcik’ denir, Ermenicede ‘rorcik’ olarak bilinir) yapmayı öğrenmeyi isteyip istemediğimi, gölgesinde oyunlar oynadığımız dut ağacını Mariam ninesiyle birlikte diktiğini, babamın köyünün Ermeni mezarları üzerine kurulduğunu, o mezarların defineciler tarafından talan edildiğini, şimdi hâlâ toprağın altından kemiklerin fışkırdığını. Anlattı, anlattı, anlattı…

Toprağın altına gömülen izler

anna-manug-tatoian-3da285eBabamın köyü… En çok çeşme başını sevdiğim köy. Çeşmenin adını neden Kaniya Dono olduğunu yıllar sonra öğrendiğim köy. Dono, köyün keşişinin adıymış. Büyük büyük dedemin kapı komşusuymuş. Ermenilerin çoğunluk olduğu köyde, dört Kürt hanesinden biriymiş dedemin babası Mahmut’un evi. Diğer üç ev de yakın akrabalarına aitmiş. Dono’nun dostluğunu ömrünün sonuna kadar anlattı Mahmut dede, bir de köyün Ermeni halkının bir gece ansızın sırra kadem bastığını. Babamın köyünün hemen ortasında, kiliseden bozma taş ev yıllarca Keşiş Dono’nun yadigârı olarak korundu, hatta bir nevi kutsiyet atfedildi. Ancak köyün mezarlığı yıllarca define avcılarının uğrak noktası oldu, hatta Kaniya Dono’nun sularıyla dolup taşan yalak bile bir gece yarısı yerinden çıkarıldı. 102 yıl sonra bile Ermeni altınlarını çeşme yalaklarında arayanlar vardı. 2010’da Karakoçan merkezli yaşanan deprem sonrası, Ermenilerin izleri daha bir gömüldü toprağın altına. Çünkü devletin yeni inşa ettiği köyler için seçilen mekânlar, ne tesadüf ki Ermeni mezarlıklarıydı.

Neydik biz? Kimdik? 

yeghia-ghazarian-3da8642Büyüdükçe öğrendik torun olduğumuzu, hiç tanımadığımız büyük ninelerimizin anılarını yüklendik, okuduğumuz her kitapta onların çocukluklarının tanıklarını arar oldu gözlerimiz. Büyüdükçe öğrendik, komşu köylerin yaşlı amcalarının Hamidiye Alaylarının katillerinden olduğunu ve komşularını köyün deresinde kurşuna dizdiklerini.

Aslında büyüdükçe, ne kadar yarım yaşadığımızı fark ettik en çok. Neydik biz? Kimdik? Hafızasızlığa mahkûm edilmiş torunlar olarak, ezberimize nakşedilen ne idüğü belirsiz bir kültürün altında inim inim inlerken, artık uzak akrabaya dönüşmüş Ermeni teyzelerin gözlerindeki öfkeyi mi anlıyorduk? Yoksa dünyanın dört bir yanına dağılmış tespih tanelerinin özlemi miydi Mariam ninelerin hikâyesinde billurlaşan?

PaylaşShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterEmail this to someoneDigg thisShare on RedditShare on TumblrShare on LinkedInPrint this page