Güney Afrika’da kadınların dünü, bugünü

Meral ÇİÇEK

  • 17 Temmuz 2017

Kadınların siyasal alandaki temsiliyet sorunundan söz edildiğinde, genelde küresel Batı’nın dışındaki ülkeler akla gelir. Sanki batı ülkelerinde kadınların meclislerde temsil edilme sorunu yokmuş, bu sorun ‘geri kalmış’ veya ‘az gelişmiş’ ülkelere özgüymüş. Bu algı, Nelson Mandela | 1962kuşkusuz batıda hakim olan benmerkeziyetçilik, yine kolonyalist ve oryantalist bakış açıların bir sonucudur. Böyle bir algı taşıyanlar, Güney Afrika’da hükümetin yüzde 45’ini kadınların oluşturduğu bilgisi karşısında muhtemelen şaşıracaklardır. Yine batının ‘Apartheid’ rejiminin sona erdiği ve özgürlük mücadelesini başarıyla veren Afrika Ulusal Kongresi’nin (ANC) hükümette olduğu 1994 yılından bu yana meclisteki kadın oranının yüzde 30’un altına hiç düşmediği pek bilinmez. Aynı şekilde dünyanın en demokratik anayasasına sahip Güney Afrika’da cinsiyetçilik ile mücadele için dünyada eşi benzeri görülmeyen bir hukuksal çerçeve mevcut.

Bu bilgilerden yola çıkarak Güney Afrika’da kadınların durumunun çok iyi olduğu sonucunu çıkarabiliriz. Ancak gerçek ne yazık ki böyle değil. Zira Güney Afrika, dünyada en yüksek tecavüz oranına sahip ülke konumunda. İstatistiklere göre her 30 saniyede bir kadın tecavüze uğruyor. Bütün tecavüz vakaların sadece yüzde 2.8’i kayıtlara geçiyor. Her 6 saatte bir kadın, eşi veya sevgilisi tarafından katlediliyor.

Peki bu çelişik durum kaynağını hangi gerçekten alıyor? Bu soruyu yanıtlamak için, kadınların Güney Afrika’da verdiği cins mücadelesi ve genel mücadele içindeki yerlerine bakmakta fayda vardır.

Apartheid’le mücadelede kadınlar

Kuşkusuz Apartheid yıllarında, ‘beyaz’ olmayan kadınlar (siyahiler ve Hintliler), kadın olmaktan kaynaklı daha ağır ve özgün sorunlarla karşı karşıya bırakılıyorlardı. Örneğin daha Apartheid’ın, yani ırk ayrımcılığının ‘resmileştiği’ 1948 yılından önce şehre gelmek isteyen siyahiler, özel bir kimliğe sahip olmalıydı. Şehirlerde işçi olarak çalışan siyahi erkekler, eşlerini ve çocuklarını yanlarına alamadığından, kadınlar varoşlarda kalıp, yaşamın bütün yükünü tek başına kaldırmak zorunda bırakıldı. Üstelik bir tek kış tatillerinde ailelerinin yanına dönen erkekler de çoğu zaman şehirde kendilerine ikinci bir ‘aile’ kurdu.

Yoksul, siyahi, kadın olarak 3 kez ezilen kadınların, özgün örgütlenme ihtiyacı duyması bu bağlamda sadece  normal bir sonuç. Ayrıca 1912 yılında kurulan ANC, o dönem kadın üye kabul etmeyen bir örgüt idi. Siyahilerin ilk kadın ligi olan Bantu Women’s League, 1918 yılında kuruldu. Bantu Kadınlar Ligi, ağırlıkta devletin kimlik ve pasaport uygulamalarına karşı çok ciddi etkiler bırakan kampanyalar  düzenliyordu. Bu konuda oldukça militan davranan kadınlar, protestolarında sık sık gözaltına da alınıyordu.

Bantu Kadınlar Ligi, 1931 yılında ANC tarafından örgütün kadın kolu ilan edildi. 1943 yılında nihayet ANC erkek örgütü olmaktan çıktı, kadınlar için üye olma yolu açıldı. 1948’e kadar süren bu entegrasyon sürecinin sonunda Bantu Kadınlar Ligi’nin ismi ANC Kadınlar Ligi olarak değiştirildi.

Silahlı direnişin başladığı 1960 yılına kadar örgütlü kadınlar ağırlıkta Apartheid rejiminin ırkçı ve ayrımcı yasa ve uygulamalarına karşı mücadele etti. Örneğin Bantu Eğitim Yasası’na karşı okul boykotuna öncülük eden kadınlar, 9 Ağustos 1956 tarihinde 20 bin kişiyle oturma eylemleri gerçekleştirdi. Sivil itaatsizlik eylemlerinin güçlü bir şekilde geliştirilmesi, yine kadınların bir kazanımı olarak direniş tarihine geçti. Toplumsal alandaki bu güçleri, ANC yönetim kademelerinde yer alan ve ataerkil bir zihniyete sahip erkekleri de kadına yönelik yaklaşımlarını bir düzeyde değiştirmeye zorladı. Ki 1956 yılı aynı zamanda ilk kez bir kadının da ANC yönetimine girdiği senedir.

Öncesinde, 1954 yılında kadınların Apartheid’e karşı mücadelelerini güçlendirmek amacıyla bir çatı örgütü olarak Güney Afrika Kadınlar Federasyonu kuruldu. Bu federasyonda ANC Kadınlar Ligi yanı sıra, Hint kökenli demokrat hareketlerin kadınları yer aldı. Böylece ırkçılığa karşı kadın cephesi genişledi.

1960’lardan itibaren silahlı mücadelenin başlaması, ANC ve ANC Kadınlar Ligi’nin yasaklanması ile kadınların örgütlenme koşulları da değişim göstermeye başladı. Kadınlar bu dönemde de aktif bir şekilde direnişin bütün cephelerinde yer aldılar, ancak ANC yönetiminin sürgüne taşınmasıyla birlikte yönetim kademelerindeki kadın temsiliyetinde yeniden düşüş yaşandı. Fakat kadınlar, hem Apartheid’e karşı ama hem de kendi toplumlarındaki geriliklere karşı mücadelelerini sürdürdü, bu mücadelenin sonucu olarak 1984 yılında cinsiyetçilikle mücadele ANC’nin programına dahil oldu.

1989 yılında Nelson Mandela’nın tutukluluğuna son verilmesi, ANC üzerindeki yasağın kaldırılması ve sürgündekilerin dönüşü ile başlayan müzakere sürecinin ardından yeni bir anayasanın oluşturulması için yürütülen tartışmalara ANC Kadınlar Ligi de katılım sağladı. 1994 yılındaki ilk özgür seçimlerden sonra anayasaya alınan aile içi şiddet yasası, doğrudan kadınların kazanımı. Yine o dönemde kadınların karşı karşıya kaldığı ayrımcılık ve cinsiyetçiliğe karşı yasal zeminde önlemlerin alınması için Ulusal Kadın Koalisyonu oluşturuldu. Bu koalisyon, ülke genelinde toplam 2 milyon kadının katılımıyla yürütülen tartışmalar sonucu kadınların talep ve önerilerini somutlaştırıp, önemli belgeler oluşturdu. Ardından, yasal değişikliklerin takip edilmesi ve ihtiyaçların tespit edilmesi amacıyla resmi bir daire olan Kadın Statü Bürosu kuruldu. Yine cinsiyet özgürlüğü için bağımsız bir komite oluşturuldu, bu komite daha sonra parlamentoya dahil edildi.

Yasaların yaşamdaki karşılıksızlığı

Gerçekten de Güney Afrika, hem yasaları hem de kurumları ile cinsiyetçiliğe karşı çok önemli bir düzeye sahip. Yüzde 30’dan yüzde 50’ye yükseltilen kadın kotası, 8 Mart’ın yanında 20 bin kadının eylem yaptığı 9Ağustos’un ulusal kadın günü ilan edilmesi, ülke çapında kadınlar haftasının farklı etkinliklerle kutlanması vs., dünyada eşine pek rastlanılmayan örnekler teşkil ediyor.

Ancak ne var ki bütün bunlara rağmen Güney Afrika’da tecavüz kültürü almış başını gidiyor. Aynı şekilde kadına yönelik şiddet, bütün yasal önlemlere rağmen durdurulamıyor. Yani yasal alandaki kazanımlar, yaşamdaki realiteye uymuyor. Peki neden?

Bu sorunun yanıtını vermek için kuşkusuz Güney Afrika’daki kadınların durumu ve mücadeleleri ile ilgili daha kapsamlı bilgiye sahip olmak gerekiyor. Ancak orada edindiğim izlenimler ve sahip olduğum bilgilerden yola çıkarak sorunun kaynağında, güçlü bir kadın kurtuluş perspektifinden ve ideolojik yaklaşım ile örgütlenme yoksunluğunun yer aldığı kanısındayım. Güney Afrika’da kadınlar, son 100 yılda Apartheid ile mücadelede güçlü bir biçimde yerlerini aldı. Hem genel mücadele içinde yer aldılar hem de özgün örgütlendiler. Ancak özgün örgütlenme, genel mücadele içinde zayıf, ikincil kaldı. ANC içinde 20’nci yüzyılın ikinci yarısında da genel kurtuluş öncelikli iken, kadın kurtuluşu tali bir konumda tutuldu. ANC Kadınlar Ligi, daha ideolojik bir yaklaşımla örgüt içinde ataerkillik ve cinsiyetçilik ile güçlü ve etkin bir mücadele yürütemedi.  Aynı şekilde bugün de kadınlar, cins kimliği konusunda güçlü bir bilinç düzeyine sahip değil. Bugün Güney Afrika sokaklarında kadınlar, düz saç kaynak yaptıracak bu kadar çok müşteri buluyorsa, kız çocukları bile ‘beyaz kızlarının’ düz saçlarına sahip olmak için kaynak yaptırıyorsa, biraz da bundandır.

PaylaşShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterEmail this to someoneDigg thisShare on RedditShare on TumblrShare on LinkedInPrint this page