Doğa ve kadının kadim dostluğuna dair…

Helin MURAT*

  • 18 Eylül 2017

Woman hand watering and protect young tree on soil background ,Eİnsan toplumu ilk oluştuğunda çevreyle dost bir ilişki içerisinde var olabilmiştir. Basitten karmaşık yaşam sistemlerine geçiş ağırlıkta birbirini karşılıklı besleme ilişkisiyle gelişmiştir. Yaşam için uygun bir iklim, atmosfer, toprak yapısının uyumu ve dengesi gereklidir. İnsan toplumu kendisinden önce var olan tüm maddi ve biyolojik evrimin mirasçısı olarak yeni ve farklı bir gelişme olarak çıkmıştır. Bu açıdan toplumun kendisi ekolojik bir olgu olarak varolmuştur. Toplumsal gelişme insana özgü bir durumdur. Ancak toplumun kendisi doğanın farklı bir aşamasını ifade etmektedir. Bu açıdan insan toplumuna “ikinci doğa”denilmesi en doğru toplum tanımlaması olmaktadır. Burada önemli olan toplumun oluşurken çevreye karşıt temelde oluşmayışıdır. Toplumsal yaşam dinamik, etkin mücadeleyi içeren, örgütlü ve kurumlaşmış bir yaşamdır. Ancak bu tarz var oluş doğaya yabancılaşma, sömürme ya da karşıtlık temelinde değildir. Doğanın bir uzantısı olarak doğal gelişim söz konusudur. İnsanların çevreleriyle uyumlu, saygıya dayalı yaklaşımları yaşamı çok renki ve anlamlı kıldığı kesindir. Kadınların doğayla bağları güçlüdür. Çünkü kadınların yaşam yönü güçlüdür. Kürtçe kadın anlamına gelen “jin” kelimesi aynı zamanda yaşam (jiyan) anlamına gelmektedir. Tarihsel süreçlerde ilk bilge, toplayıcı, tahıl yetiştirici, hayvan yetiştirici, mucit, doktor vs. olarak en iyi besleten ve yaşatan olmaları çevreye saygılı, dost yaklaşımları sonucu gelişmiştir. Bu açıdan kadınların çevre ile dostluğu çok eksilere gider. “Toprak Ana” kavramı bundan gelir. Kadınların yaratıcı, besleyici, yaşatıcı rolleri doğanın da doğurganlığı, bereketi ile birlikte ele alınmıştır.

Neden ‘toprak ana?’

Toplumun bu ilk varoluş tarzında doğayla kurulan ilişki anne- çocuk ilişkisine benzetebiliriz. Nasıl ki anne- çoçuk ilişkisi birbirini besleyen bir ilişkiyse, ilk dönemlerde de buna benzer bir toplum-çevre ilişkisi vardı. İlk çağlarda insanların doğayı kendileri gibi canlı gördükleri, herşeyin bir ruhu olduğunu kavrayan bir düşünce tarzları vardır. Buna animizm denilmektedir. Bu yanlış bir düşünce tarzı değildir. Tam tersine zengin anlamalarla yüklü, coşkulu, büyüleyici, kutsallıklarla dolu bir zihniyettir bu. Yani doğa insandan kopuk, uzak, yabancılaşmış olarak ele alınmamıştır. Kadın, her türlü hayvan ve bitki canlısına tutkuyla, aşkla yaklaşmıştır. Kutsal bir anlam içerisinde bakmıştır. Özne-nesne ayrımına dayalı tehlikeli bir anlayışı yoktur. Herşeyi kendisi gibi canlı gören bir anlayış vardır. Canlı doğa anlayışı öldürme, değersizleştirme ve kötü muamelenin önünü almıştır. Gösterilecek en küçük bir saygısızlığın felaket getireceğinin farkındadırlar. Bu bahsettiğimiz toplum ana-kadının öncülük ettiği neolitik toplum dönemidir. Bahsettiğimiz “toprak ana, doğa ana” kavramları bu dönemden gelmektedir. Ana-kadının toplumunda iktidar, sömürü, baskı, devlet, sınıf ilişkileri olmadığı için doğaya sömürücü ve tahakkümcü yaklaşılmamıştır. Ananın kutsallığı ve doğanın kutsallığı birbirine yakın olgu olarak ele alınmıştır. Bu, tarım ve köy toplumu dediğimiz dönemi ifade etmektedir. Bu gelişmelere, kadın emeği ve doğaya dost zihniyeti damgasını vurmuştur. İnsan toplumu bu nedenle esasında toprak ve tarım üzerinde inşa edilmiştir. Bitkiler ve hayvanlar insanların yaşamlarını devam ettirdikleri için kutsanmıştır. Yabani bitkilerin, yemişlerin, meyvelerin kadın emeğince sulanması, budanması, ekilmesi, korunması ağaçların daha güzel meyve sunmalarına yol açmıştır. Beslenmeyen bir toprak ya da budanmayan bir meyve ağacı iyi ürün veremez. Demek ki insan, kapitalist modernite çağında olduğu gibi hep çevre karşısında yıkıcı bir faaliyet göstermemiştir. Tam tersine tıpkı neolitik çağlarda olduğu gibi ya da kırsal yaşamın hakim olduğu toplumlarda insan aklının ve tekniğinin yapıcı tarzda kullanılması ile temel yaşamsal maddi ihtiyaçlar dediğimiz ekonomi faaliyeti, çevre ile uyum içinde olmuştur. Çevre ile karşılıklı birbirini besleme yaklaşımı toprağı daha verimli kılmıştır.

Şehirleşme ve kanserleşme

KADIN - EKOLOJIAtaerkilliğe dayalı sınıflı ve devletli uygarlıksal gelişme toplum ve çevre ilişkisinin bozulmasının temel nedenidir. Bu nedenle ekolojik sorunlar erkek egemenlikli toplumsal sistemle bağlantılıdır. Bu açıdan kadınlar ve doğa aynı kaderi paylaşmış, ikisi de horlanmış, aşağılanmış ve eziyet görmüştür. İktidarcı yaklaşımlar topluma, kadına ve doğaya karşı geliştirilmiştir. Uygarlık tarihi boyunca kadın köleleştirildikçe toplumun bastırılması, sömürülmesi aynı şekilde hayvanlara, bitkilere, yer altı ve yerüstü kaynaklara da yapıldı. Günümüz kapitalist modernite dünyasında ise ilk çağlardaki bu uyumlu, birbirini besleyen toplum-çevre ilişkisi çok daha bozulmuş ve ekolojik felaketler en tehlikeli sorun olarak karşımıza çıkmıştır. Toplumsal sorunlar aynı zamanda çevresel felaketlere yol açmış durumda. Halkların ve kadınların kapitalist modernite çağında sınırsız kâr zihniyetine kurban edilmesi, tarihin en zalim sömürüsünü beraberinde getirmiştir. Kâr birikimi için, çevre yok edilmeyle yüz yüzedir. Neredeyse içecek temiz su, sağlıklı doğal gıda, temiz hava, yeşillikler kalmadı gibi. Her gün binlerce bitki ve hayvan türü ortadan kalkıyor. İnsanların en ideal yaşam mekanları olan yeşil, temiz ortamlar neredeyse kalmamıştır. Bir avuç tekelci insanın çıkarı için dünya cehenneme çevrilmiştir. Daha fazla kâr için yer altı ve yerüstü delik deşik edildi. Bir kanseri andıran şehirleşmelerin sorunları ortadadır. Kapitalizm, doğanın hiçbir kutsallığını, canlılığını, dengesini düşünmeden sadece istismar ediyor.

Kırlara geri dönelim

Ekoloji biliminin, toplum ve çevre arasında bozulan dengenin yeniden iyileştirilmesi noktasında önemli bir misyonu vardır. Toplumsal bilincimiz ekolojik bir bilinç olmak zorundadır. Ekoloji salt bir çevrecilik anlayışı değildir. Çözümü ataerkil devletçi sistemin dışında görmesi ekolojiyi giderek daha fazla sistem karşıtı bir güç kılmaktadır. Dünyanın bugün çevresel yıkımlarla karşı karşıya gelmesi, kapitalist sistemin gerçek yüzünü açığa çıkartmaktadır. Yani erkek egemenlikli kültür daha fazla deşifre olmaktadır. Ekoloji, sınıf üstü ve uluslar üstü bir niteliğe sahiptir. Yaşadığımız tek mekan dünyamız olduğuna göre, ekolojik sorunlar da evrensel niteliktedir. Tıpkı kadın sorunu gibi. Dünyanın neresinde olursa olsunlar tüm kadınlar kadın olmalarından kaynaklı ortak sorunları yaşamaktadırlar. Ekolojik sorunlar da benzer yapıdadır. Toprak ve tarım, kadınların temel faaliyetleri olmuşlardır. Bugün tohumların genleriyle oynamak ya da toprağın yapısıyla oynanarak aşırı ürüne zorlamak, çok çocuk yapan bir kadının haline benzemektedir.

Ekoloji, en fazla da köyün, tarımın, kırsal toplumun ve kadınların önünü açmaktadır. Gerçek yaşam mekanları kanserli kentler değil, yeniden kırsal yeşil alanlarda olacaktır. Toprağa ve tarıma dönüş gerçek kurtuluştur. Sular barajlara değil, özgürce akmalıdır. Bırakalım akarsular aksın. Artık toprağı kirletmeye ve canını acıtmaya son vermeliyiz. Çevrenin de birgün kendisini savunacağını, tepkisini büyük göstereceğini unutmamalıyız. Ekolojik bir bakış yaşamın daha iyi anlam zenginliğine, kutsallığına yol açacaktır. Bunun en iyi değerini bilecek olan da kadınlardır. Yeniden toprağa, toprak anamıza dönüş yaşamı gerçek anlamına kavuşturacaktır. Doğa ile dostluk insanlığımızın en büyük kazanımı ise, öyleyse neden bu dostlukta ısrar etmiyoruz?

Toplum ve çevrenin tarihi, köklü dostluğunun devam etmesi dileğiyle…

*Helin MURAT (Nurten Kılıçarslan) Türk devletinin Nisan ayında Medya Savunma Alanları’na düzenlediği hava saldırısında yaşamını yitirdi. 

PaylaşShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterEmail this to someoneDigg thisShare on RedditShare on TumblrShare on LinkedInPrint this page