Dicle nehrinin hakkı

Müge Tuzcuoğlu

  • 18 Eylül 2017

MANSETOlağanüstü hallerin en büyük tartışması; insan hakları ve adalet! Topraklardan ve insanlardan önce onlar hedef alınır çünkü! Ve bir kere darbe aldı mı; ardı arkası kesilmez. Yıprandıkça akla hayale gelmeyecek, tarihi misliyle tekerrür ettirecek olaylar yaşanır.

İnsan hakları sözleşmeleri işte bu yüzden “insan” ile “devlet” arasında yapılmıştır. İnsanın hakkı, devlete devredilmiştir. Bu sözleşmeye göre devletin yapması ve yapmaması gereken ödevler vardır.

Bildirgeden sözleşmeye giden bir süreçtir bu. İnsanlar (ingilizce aslında “man”) bir bildirge ile haklarını ilan etmiştir. İnsanın kavramsal olarak diğerlerinden ayıran bir temeli de vardır. Esas alınan; “beyaz, zengin, yetişkin, erkek”tir. Ancak metinler, tıpkı bugün insan hakları sözleşme metinlerinin “yaşayan belge” olmaları gibi, gelişmiş, ilerletilmiştir. Bu özelliği, bu metinleri en güçlü kılan özelliktir. “Yaşayan belge” statüsü, günün ve bölgenin değişikliklerine, özgünlüklerine ayak uyduran ve her türlü gelişmede kendini ilerleten bir statüdür.

Bu yüzdendir ki tüm devrimler ve hak talepleri, bu bildirgenin özüne dayanabilmektedir. Bu sebeple insan hakları mücadeleleri her zaman devrimci ve ilericidir.

Savaş ve olağanüstü hallerde, bu hakların askıya alınması boşuna değildir yani. Ve aynı şekilde karşı taraftaki adalet beklentisi de…

DICLE NEHRIGeçtiğimiz aylarda, ilk kez iki nehir “yaşayan canlı varlık” olarak tanındı. Yeni Zelanda Parlamentosu, 15 Mart 2017 günü, Kuzey Adası ‘ndaki (Maori dilinde: Te İka – a – Māui) Whanganui Nehri’ni “canlı varlık” olarak tanıdı ve nehre hukuki statü verdi.

23 Mart günü de Hindistan’daki Kuzey Bölgesi Eyalet Parlamentosu, Ganj (Hintçe: Ganga) Nehri ve onun yan kolu Yamuna Nehri’ne “insan haklarına sahip, insan olmayan varlık” statüsü verildi. Bu kararla Ganj ve Yamuna nehri, Hindistan’da “insan haklarına sahip, insan olmayan ilk varlık” oldular.

Bu statünün, hak taleplerinde en güçlü özelliği olduğunu vurgulamıştık. Kuşkusuz, böyle bir ihtiyaçta, her iki nehrin de insan eliyle kirletilmesi birinci rolü üstlenmekte. Ancak hak savunuculuğu anlamında, sistemin karşısında koruyamadığımız doğanın, canlı varlık olarak hukuken kabul edilmesi gözden kaçırılmamalıdır.

Üstelik, insanların yanı sıra şehirlerin, kültürel değeri olan bölgelerin, tarihi yapıların katledildiği, yerle bir edildiği bir dönem ve coğrafyada!

Başlığa Dicle’yi taşısak da, bu liste uzayıp gidecektir. HES’ler, barajlar, kirlilik, atıklar suyun ve beraberinde tüm doğal yaşamın sonunu hazırlamaktadır. Dicle’nin ise simgesel bir anlamı vardır. Savaşların hüküm sürdüğü topraklarda, dingin akışına yönelik her tehdit; “ama” ile savuşturulmaktadır. Bu durum sözleşmenin, yükümlü tarafı devletin birincil sorumluluğudur. Haklarını devreden insanlar için de tüm talepleri ortaklaştırmak başat yükümlülüktür.

Savaş sadece savaş alanları ile sınırlı değil; arkadaşlıklarımızdan ekmeğimize, sağlığımızdan değerlerimize kadar işleyen bir süreçtir.

Dünyanın bir köşesinde, öyle veya böyle, statü kazandırılan nehirler, binlerce yıllık su yatağında, güçlü bir kazanımı hak etmiştir. Dicle sembolünde tüm yapılar, şehirler, her renk ağaç, her dönemin kalıntıları, her dildeki çocuklar, bütün kültürlerin kadınları bu statüyü ama’sız, fakat’sız hak etmektedir. Savaş da çatışma da olağanüstü bütün haller de olsa!

Çünkü yanıbaşındakinin hakkını savunmadan, hak kazanmak imkansızdır. Bütünlüklü bir hak mücadelesi, dünyanın tüm nehirlerine ve çocuklarına iyi gelecektir!

PaylaşShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterEmail this to someoneDigg thisShare on RedditShare on TumblrShare on LinkedInPrint this page