Bir sebep arıyorum

Dilzar Dilok

  • 18 Eylül 2017

SONY DSCHerkes bir sebep arıyordu her şeye.

Bense, ona bir sebep arıyordum kendi sebebimi arar gibi. Adına, sesine, yüreğine, yüreğinin sesine bir sebep arıyordum. Utangaçlığının, başını hafif bir hareketle arkaya atarak minicik, tane tane gülüşünün, sessiz sessiz ağlayışının ve ona dair her şeyin bir sebebi olmalıydı. Ve ben, işte bunu arıyordum. Onu vareden sebebi… Ona dair her şeye bir sebep arıyordum.

Tamara…

Adı neden Tamara idi? Söylencelerden, şarkılardan, destanlardan ya da ezgilerden süzülmek, kulaktan kulağa yayılıp çoğalmak mıydı amacı? Suların ortasında bir parıltı mıydı olmak istediği?

Tamara, sular ortasında kalmış bir yarım sevdaydı. Tamamlanmamış bir aşkın, küllenmiş yangın yeriydi. Şimdideki her sevdada yaşayan, her yarımlıkta saygıyla anılan ve unutulmayan… Unutulmuş zamanlardan bize ulaşan, uzak diyarlardan koşup yetişen ve her yüreğin doğusunda bir doğuma mayalanan özlemlerin açık adresi. Ulaşılmamış aşkların, aşıklardan doğan… Ve ulaşılmamış ve sınanmış ve yalın  yürek ortaya koymaya heveslenmişti. Soluğu dalgaların sinesinde bugüne taşınan sevdaydı Tamara. Gözyaşları yağmur bulutlarını yurt eyleyen bir doluluk ve zülüflerini bulutlara bent eyleyen bir zaman aralığı…

O kimdi? O hangi Tamara’ydı? Kendini nasıl Tamara yapmıştı? Haberdar mıydı Tamara’dan? Yoksa bilemeden yarım kalmış aşkları, Tamara’nın mazisine mi uyarlamıştı? Bir doğu ülkesinin en doğusundan yola çıkmıştı. Bunca yolu adım adım ona yürüten, ölümsüzlük arayış mıydı? Ölümsüz aşklar mıydı onu Tamara yapan? Yoksa o da sular ortasında tüm zamanlar boyunca yıkanıp yıkanıp arınmak sevdasında mıydı?

Ona değil, kendime sorduğum bu soruların hiç birine cevap bulamadım.

Bilemedim onun yurt olduğu arayışların sırrını.

Hiçbir soruyu bilemedim Tamara!

Ondan kalan yağmurlarda payıma düşen yüklü bulutların altında, ıslanıp duruyordum bu zamanda. Ondan kalan damlaları esin pınarına dönüştürmeye yeltendim sonra. Tamara, yarısı göğe yükselen, diğer yarısı da ses tellerinde kalan çığlığın parçalanışıydı. Bir çığlık nasıl bölünürdü ki ortadan ikiye? Göğe yükselmek, yüreği ayaklandırmak ve hırçın dalgalara atılmaktı. Kendini arındırmaktı her damlada. Her damlada, her zerreyi… Tamamlanmamış olana meyletmekti tamamlanmak üzre. Masmavi masal atının gümüş kanatlarındaki parıltılara dokunabilmekti.

Çığlık çığlığa bir hayata atılmaktı şimdi adının anlamı bende. Yarım kalan çığlığını tamamlarcasına hem de…

Tamara idi o yarım kalmış zamanlarda akan, hiç bitmeyecek sandığım, yanıldığım, aşkın ve yaşam soluğunun ırmağı.

O güne kadar süregelen üç buçuk milyar yıllık yaşamın on yedi yılını paylaşmıştı evrenle. Çok asimetrik bir orantıydı evren ömrüyle Tamara’nınki arasında yüreğimize batan upuzun yıllar. Tamara bu orantısızlıkta yaşadı. Yaşam sevinciyle, katlanma gücünü yaratmak istemiyle ve arayışlarıyla. Arzular ona hayat veren su gibiydi. Özgür solukları arzuluyordu. Sevilmeyi bir de. İnsanlar onu sevsin istiyordu. Toprağı, havası, suyu, ülkesi, ülkesinin insanları onu sevsindi. Sevgiyi tanır, anlardı. Boşa gitmezdi sevgiler onda. Her kıpırtı, hayatın izini taşıyan her kımıldayış, arzularını doyuran bir andı.

Bir gün kıpır kıpır bir dünyaya açmıştı yüreğini yine. O sabah yüreğine çöken hüzünlerden sıyrılıp benliğini, o kıpır kıpır dünyaya bir adım attı. Yaşamak için yürümek gerekirdi. Tüm acılara, zorluklara rağmen geriye çeken tüm korkulara ve durdurmaya koşullanan tüm karanlık zamanlara rağmen yürümekti yaşamın anlamı.

O gün yavaşça doğruldu. Bir iki adım attı. “Hayat ne zor, ne acımasız” diye fısıldadı kendi kendine. Henüz yetmiş iki saat önce esprilerle, gülüşlerle, yaşamın umutları ve aydınlık gelecek inançlarıyla dolu bir zamanı paylaştığı yoDSCF0180ldaşları yoktu yanında. Masiro yoktu yanında. Serhat yoktu. Sefkan ve Kawa yoktular. Üstelik henüz Dilxwaz ve Serdem’in yokluğundan haberdar da değildi. Yanında olmayanları umarsız bir özlemle özleyerek yerinden doğruldu. Yüzünü doğuya verdi.

Henüz güneş doğmamıştı. Güneş ışınları yüzünü yıkasın istiyordu ama güneş o gün geç kalmıştı. Gözyaşlarıyla yıkadı yüzünü. İki küçük inci tanesi kayarak indi gözlerinden aşağı. Yapılması gereken öyle çok işi vardı ki, önce hangisine gideceğini düşündü biraz. “Onlarla paylaştığım zamanların anısına…” diyerek yürümeye başladı. Onlar için yaşamak ve yaşamın gerekliliklerini yerine getirmek zorundaydı. Tabii zorluklarını da göğüslemek… Bunları düşünüyor ve ilerliyordu. Yaşamın kimi zorluklarıyla göğüs göğüse geldiğinde, onları göğüsleyecek bir yüreği yoktu. Küçücük yüreğini cehennemi ateşlerde sınamamıştı. Bilmezdi ki küçücük yürekler böyle yangınlarda hemencecik yanıp kül olurdu.

Tıpkı bir kelebeğin kanatları gibiydi böyle yürekler.

Bilmiyordu. Bir kelebek narinliğinde yürüyordu.

Sadece yürüyordu. On altı yıl boyunca soluduğu zaman ve mekanlarda dokunamadığı yaşantıların, ulaşamadığı arzuların ve tatmadığı duyumsamaların yoğunluğu, yaşadığı son yıldaki dolulukta belli ediyordu kendini. Her adımı, bu hislerin koşarak ayrılmasıydı bedeninden. Yürümek, konuşmak, yemek yapmak, nöbet tutmak, atlara su vermek, not götürmek, hareket etmek… Hayata dair tüm kıpırdanışlar ona evrende saklı olan yaşam soluğunu hissettirirdi. Yaşamak ve tüm insanlar gibi onun payına düşen yıllara yerleştireceği mutluluklara doğru adım atmak, varoluşun sınırsız sonluluğunda tavizsiz bir yasaydı.

Oysa ki o, sonsuz sınırlılık sanıyordu yaşadığı zamanı…

***

Julia’ya bakan Mam Reşo sırtlarında bir pınarın kenarına, bir fidan dikmişti Nisan’ın dördüncü gününde. Yüreğinde yeşerttiği umutları toprağa akıtmaktı fidan. Çoğalır umarıyla sevgileri toprakla çiftleştirmekti.

Tamara bir fidandı.

ne ki on yedi yıl,

koca evrenin ömründe bir kısacık an,

Tamara’da yarım kalan bir cihan,

bende Tamara ile paylaşılan bir zaman…

içimde hep kanayan…

kanatan…

***

Tamara bir ışıktı. Aşığın amacı ışığa koşmaktı. Işığa, adaya ve aşka… Kulaç atmak varoluştu. Her kulaç onu sular ortasındaki sonsuzluk yanılmasında yok oluşa götüren bir adım olsa da, kulaç atDSC00610maktı. Bile bile üstüne gitmekti. Çığlığı ulaşmasa da kendisi ulaşmaktı. Ulaşma yolunda çığlık çığlığa bir sevdayı yaşamaktı Tamara. O sevda amacını kendinde varetmekti.

Bizim zamanımızda Tamara’nın kendisiydi ışığa ve adaya kulaç atan. Tamamlanmamış aşkların Tamarası, tamamlanmamış ömürlerin ve özlemlerin Tamarası olmuştu şimdiki zamanda.

Tamara yarım kalmıştı.

Umutları yarım kalmıştı. Yaşam istemi, yaşayacakları, özlemleri, ülkesi, özgürlüğü ve aşkı… Tamara her şeyiyle yarım kalmıştı.

Öldüğünde bedeni yarımdı. Sınırlı sonsuzluk halinde yaşayan Tamara, ömrünün yarımlığını haykıran bedeninin yarımlığına dayanamadı. Yüreği bu acıyı kaldıramadı.

“Ölülerinizi yıkayıp öyle gömün, günaha girmeyin, temiz geldikleri bu dünyadan temiz gitsinler” diye yakarıp duruyordu birileri, paslı kapıların açıp kapanmasını anımsatan ses tonuyla. İnsanların organlarıyla bir bütün halinde gömülmesi gerektiğinin yakarısını kimse duymuyor, yarım gömülen bedenlerin cezasını da kimse üstlenmiyordu. Temiz olmayan yaşayışlardan haber vermiyorlardı nedense. Oysa her iki çağrı da aynı kaynaktan geliyordu. Yaşadığı son iki buçuk saati, dizinin üstünden kopan bacağına, tam da koptuğu yere bakarak ve “neden” diye çığlık çığlığa sorular sorarak geçirdi.

“Heval neden?”

“Daha halkım için yapacaklarım vardı heval!”

“Heval ben daha yeni başladım mücadeleye!”

“Heval neden?”

Yarım kalışını kabullenememişti. Kabullenememişti çünkü o masmavi masal atı gelmemişti henüz. Kanatlarında gümüş parıltılarla birlikte göğün kalbine yükseleceği mavi masal atı henüz gelip onu bulmamıştı. Yanı başına düşen obüs parçası Tamara’dan önce onun masal atını öldürmüştü. Kahramanlar öldüğünde masal biterdi her söylencede. Masal atı gözlerinin önünden yavaş yavaş silindikçe, Tamara’nın soluğu da yavaş yavaş eksildi. Son sözleri adaya ulaşma özlemlerini anlattı. Efsanelerin Tamarası sular ortasında bir aşk iken, bizim Tamaramız yarım kalmış bir özlemin çığlıkları arasında vücudunun sıvısını önce oluk oluk, sonra damla damla toprağa akıttı.

Ve yavaş yavaş soluğu tükendi Tamara’nın.

Şimdi ben, şu anda, yaşıyorum dediğim şu zamanda, bir sebep arıyorum yaşamaya.

Tamara’nın yarım kalan ömrü, sebebimdir şimdi.

Onun kısacık ömrü boyunca beklediği mavi masal atı, benim bekleyişimdir.

O atın gümüş kanatlarının parıltısı yüreğimin aydınlanışı, ışığa boğuluşudur. Sınırsızlık özleminin bu durağında, yüreğimde yeşeren sonsuz aşk arayışının denizidir Tamara.

Adaya ulaşma özlemidir.

Karanlık suların ortasında bir parıldayış, bende büyüyecek söylencenin adıdır artık. Tamamlanmamış bir aşkın yangın yerinden tutuşturmaktır yüreği.

Efsanenin bizim zamanımızda söylenişidir.

PaylaşShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterEmail this to someoneDigg thisShare on RedditShare on TumblrShare on LinkedInPrint this page