Arjîn’e: geç kalmış bir mektup

Armanc GOCKAR

  • 18 Mart 2017

SONY DSCBu geç kalmış bir mektup, affet. Senin gidişini kabullenememenin yarattığı bir gecikme. Yazmak kabullenmekti gidişini. Ve yüreğim yıllar geçmesine rağmen hiç kabullenemedi, kabullenemiyor. Yıllandırdığın, iyice demlediğin özleminin peşine takılıp gittiğin günden beri baharlar sana özlemle biriktirdiklerimi ulaştırma zamanıydı. Bir daha hiç gelmeyecek o bahara kadar böyleydi. Yine bir kış mevsiminde senli baharları düşlüyorum. Yine yüreğim öyle özlem yüklü… Birikmiş anıların, ertelenmiş sevinçlerin, yası tutulamayan acıların ağırlığı altında iki büklüm varlığım. Akmalı oysa bu sevinçler dost bir yüreğe. Anlamanın adaletinde damıtılmalı, damıtılmalı ki hayata, kavgaya yeni akış yolları açılsın. Biriktirmek bir yere kadar. Biriken ve kendi içinde kalan, akmayan, çoğalmayan her şey zamanla bozulur değil mi? Zamanla kendine ters düşebilir, güçsüz düşürebilir insanı, kavgaya katılmanın önünde bentlere dönüşebilir. Su gibi yani. Su kendine yeni akış kanalları oluşturamazsa çürür ya… Hayat aşılayamaz, kirlenir, bulanır, kokar. Dostlukları, yol arkadaşlıklarını hep su gibi düşündüm. Yaşam kaynağı, pak, temiz ve sürekli akan… Akmayan,  durağanlaşan suyun çürümesi gibi akmayan, üretmeyen, yenilenmeyen ve birbirini yaratmayan dostluklar da çürür. Kimisi okyanuslarda buluşur, kimisi de daha yolda kurur.

İşte sana geldim bu gece. Yüreğim titreyerek, bir korkağın adımlarıyla geldim gönül eşiğine. Al beni içeri. Bu zehri sen damıtabilirsin ancak. Senin gülen gözlerin, senin dost sohbetin, senin adaletin, senin kabul ve ret gücün, ruhumdaki bu acıyı yeni bir mecraya akıtabilir. Sen ve sen gibiler benim inanç mabedimsiniz. Sizin kutsal ışığınızla arınıyor, büyütüyorum ruhumu. Secde ettiğim, önünde eğildiğim tek gerçek bu.

Ah Arjîn, nasıl yazmalıyım seni. Ne yazsam eksik, yarım kalacak biliyorum. Ama yine de yazmalıyım artık. Hepinizden sonra yaşadığım büyük bir suskunluk. Adınızı bile söyleyemeyen, tüm hatıraları yüreğimin en derinine saklayarak sadece susuyorum. Anlatamadım hiçbirinizi,  sizli sohbetlerden kaçıyorum, daha gidişinizin ayrıntılarını bile öğrenmiş değilim. Garzan’dan ulaşan bir tutam saçına ve anılara tutunarak susuyorum. Artık cesaret etmeliyim.

Seni her düşündüğümde içimde ülke olarak imgeleştiğini görüyorum. Bir insan başka bir insanın ülkesi olabilir mi? Bir insan bir ülke gibi sevilebilir mi? Ama öyle işte. Seni, kendimi sürgün hissettiğim soğuk bir kıtada tanıdım. O soğuk kıtanın en zor yıllarında, hareketin ölüm-kalım yıllarında. Olan biteni tüm gerçekliğiyle anlamasak da, tüm boyutlarıyla bize yansımasa da sezgilerimiz çok tehlikeli bir süreçten geçtiğimizi bize anlatıyordu. Hiçbir koşulda inançlarımızdan, bağlılıklarımızdan taviz vermemek önemli bir duruştu. Ve bunda en çok sen etkileyiciydin. Koca kahkahalarınla bizi nasıl da en karamsar anlarda umutlandırır, yeniden çalışmalara dört elle sarılmamıza neden olurdun. Soğuk, yabancı ve sürgün bir kıtada yaşadığımız sürgünlüğümüz yoldaşlığımızla 2ülkeleşiyordu. Çok düşündüm ben. O soğuk kıtanın yoldaşlıklarının değeri benim için hep farklı oldu ve hala öyle. Öyle tertemiz, öyle dokunulmaz, öyle eskimeyen, aşılmayan duygular ve büyük bağlılıklar benim için. Neden böyle diye çok düşündüm. Biz orda birbirimizin ülkesi olduk Arjîn… Bizim ülkemiz yoldaşlığımızdı. Sen benim için ülkeydin, yani ‘welat’la dile getirilen tüm toplumsal aidiyetlerin toplamı. Mücadele, kendi kökünden kopmama, mücadele ruhunu sürekli yenileme, pes etmeme, inançsız düşmeme, bağlılıklarını büyütme… Kavga, kavga, kavga yani… Umut, özgürlük, özlem ülkeydi bizde ve o duyguyla sarılıyorduk birbirimize.

Sen Aliye Yunus’un, Rinde Xan’ın görkemli direniş hikayeleriyle büyümüştün. Ve öldürülen, uçurumlardan kendilerini atan, coşkun sulara atlayan, son kurşunlarına kadar çatışan kahramanların yenilen, ama teslim alınmayan, bitirilemeyen hikayelerinde buldun yaşamın soluğunu. Sürekli kuşatılan, yangınlara, kahpeliklere, ihanetlere uğrayan bir ülkenin yitik tarihinde direnenlerin soluğunu duyumsadın. “Yenilsek de dövüşerek yenilmeliyiz” diyen bir kahramanlar çağının ruhu ulaştı bizlere… Yakılan, yağmalanan, karartılan bir tarih içinden yok edilemeyen, beton çatlaklarından bize sızan bu çığlıkları küçük yaşta duydun, onlarla büyüdün. Ve ilk derslerin oldu bunlar… Erdemin, soyluluğun, güzelliğin, özgürlüğün, yani kısacası yaşamın anlamını kavgada, dağlarda buldun… Ve geldin Arjîn… Garzan’a, kendi kökünü bulduğun, tarihinle buluştuğun, kendin olduğun, kendin oldukça da evrensel olana ulaştığın yere…

Garzan… Senin aşkla bağlı olduğun, benimse yaralandığım Garzan. Her duyduğumda yüreğime kızgın korların aktığı Garzan. Her ismi geçtiğinde senin gidişinle özdeşleşen, bir hançer yarası. Garzan da tıpkı Geliye Teyyare gibi içimde bir hançer yarası Arjîn…. Ama senin mekânın yine de. Senin gezdiğin, senin güldüğün, senin sevindiğin, senin üzüldüğün, senin nefes aldığın, çok şey kattığın coğrafya. Direnişin, asiliğin, kahramanlığın, arkadaşlığın, güzelliğin, dostça gülüşlerin ve soylu acıların diyarı Garzan… Ah Arjîn… Yaşananları geri çevirebilme imkanımız olabilseydi keşke. En azından birkaçını. Keşke, keşke, keşke diyorum yine. Sizleri düşününce nasıl da çocuklaşıyor yüreğim, nasıl da çocukça hayaller, istekler gelip içime oturuyor. Gitmeseydin keşke diyemiyorum yine de, senin yıllarca nasıl da tutkuyla oraları hayal ettiğini, o hayalin seni o soğuk kıtada nasıl da yaşattığını biliyorum. Bir gün oraya gideceğini bilmenin sabrıyla, coşkusuyla her şeye göğüs gerdiğini ve doğru zamanı beklediğini de biliyorum. Ama işte yine de senin gidişini kabullenmeyen yüreğimin bir isyanı say bunu ve bağışla beni. Ne güzelliğine, ne adanmışlığına, ne direnişine, ne inancının derinliğine saygısızlık etmek istemiyorum. Bu haddim de değil. Kızdığım aslında senin önden gitmiş olman.

Bir yıl sonra geldim yakınlarına. Sana yakın olmak da güzeldi. Gabar’da tepelere çıkıp Garzan tarafına bakardım, ‘o tepelerin arkasında Arjîn var, o dağların rüzgarı yüzümü okşasın, meltemi kurutsun terimi, yağmuru ellerimi tutsun’ diyordum. Rüzgarlara, yağmurlara salardım selamımı, özlemimi sana getirsinler diye. Onlardan alayım sesini, yüreğinin selamını diye yüzümü o dağlara verirdim.

Şimdi bütün zamanlar sensin. Tüm mevsimler, tüm günler… Tüm güzelliklerde, tüm gülüşlerde, tüm sevgilerde, tüm özlemlerde sen varsın. Tüm sevinçlerimiz acılardan süzülüyor bu ülkede, tüm sevinçlere keder, hüzün eşlik ediyor. Ama yine de sevinci, umudu, güzelliği gölgeleyemiyor.SONY DSC

***

Soylu taşınmalı tüm duygular. Layık olmak için o güzelliklere soylu, onurlu olmalı. Kürt analarına hep imrenirim bu yüzden. Kendi çocuğunun, varlığının bir parçasının cenazesini zılgıtlarla, sloganlarla karşılayan, düşmana inat bir damla gözyaşı dökmeyen ve bunu büyük mücadeleye dönüştüren analarımıza… Yaralı yüreklerini büyük bir kavga, mücadele alanına çeviren, peşi sıra herkesi sürükleyen o soylu kadınlara imreniyorum. Bu nasıl bir güç, bu ne büyük asalet. Özgürlük Hareketi’nin yarattığı en görkemli yaratımlardan biri belki de bu duruştur. Düşmana, zalime karşı mazlumların en görkemli duruşu… Bizler için de öyle. Yoksa binlerce yoldaşın gidişine nasıl dayanabilirdik. Yüreğini kanatan onca yaraya rağmen her an yüreği mücadele gücü, inancı ve bağlılığıyla büyütmek, büyütebilmek ve sevmekten hiç vazgeçmemek, tüm korkulara, tüm kaybetmelere inat yine de yeni ülkeler keşfetmek, yaratmak, bu ülkeyi yaşamın her alanına yayabilmek… İşte yoldaşlığının bize vasiyeti budur Arjin. Bunu bir yemin bilerek tarifsiz özlemimle gözlerinden, yüreğinden öpüyorum…

PaylaşShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterEmail this to someoneDigg thisShare on RedditShare on TumblrShare on LinkedInPrint this page