25 yıl sonra

Müge Tuzcuoğlu

  • 15 Ocak 2018

SARAYBOSNA SAVASIİnsan ne olacağını merak ediyor. Belki de milyonlarca olasılığın bir araya gelerek yaşadığımız hayatın, yarınını, sonrasını merak ediyor. Siyaset, ideolojiler, inanç, öngörüler, önseziler, müdahaleler, boşvermişlikler, bir kapı aralayabiliyor; ancak çoğu zaman o kapıdan görünen de yetmiyor. Merak ediyor işte insan. Üstelik de çok çaresiz hissettiği zamanlarda…

Saraybosna yolculuğumuz böyle başladı. 25 yıl önce bir savaş yaşamışlardı. Onların şimdisi, bizim de sanki 25 yıl sonramıza dair bir yolculuk olacaktı. 25 yıl sonra nasıl olacağız?

Siyasetçilere hiç güveni kalmamış, politikadan nefret eden, gelişmeleri takip eden, ama koca bir “eeeeh” boşvermişliği çeken bir toplum. Birleşmiş Milletler’in bile (!) kandırarak katliamlara sebep verdiği, komşu iken üstelik, birbirlerini silahlandırarak, birbirlerini öldürdükleri, şimdilerde çok sıkça dile getirdikleri gibi “boş yere” oluşan bir savaş.

Dört yıl boyunca, katliamlar, tecavüzler, infazlar, işkencelerin her türlüsünün yaşandığı bir savaş. 100 binden fazla insan ölüyor, 2 milyonu aşkın insan yerinden ediliyor. Çocuk yaşlı erkekler topluca katlediliyor, Bosna’da yaşananlar soykırım olarak adlandırılıyor. 30 yıl içinde üç bayrak değişiyor. Dil aynı köken (hatta aynı dil olarak söyleniyor), ancak üç ayrı resmi dil sayılıyor. Kent tam bir ölüler kenti. Binalarda kurşun izleri, yerlerde bomba izleri, parklarda anıtlar, geriye kalan da zaten mezarlık ve cami! Bize mi bu kadar çok çarpıyor savaş, yoksa herkes mi alışmış…

Savaş, Dayton Anlaşması ile bitiyor. Üç ayrı kanton, üç ayrı başkan, yüzlerce milletvekili bulunuyor. Ancak karar merci, bu anlaşma ile birlikte Avrupalı devlet temsilcilerinden oluşturulan Bosna-Hersek Yüksek Temsilciliği (Office of the High Representative-OHR). Ayrıca Barış Uygulama Konseyi ve askeri düzenlemeleri izleyen European Union Force Althea adlı kurumlar bulunmakta.

Peki barış sağlanmış mı? Ne siyaseten ne de toplumsal olarak, bu sorunun cevabına evet demek pek mümkün değil.

Savaş anıtlarını bir tekmeyle yıkabilen bir nefret var hala. Anma günlerinde birileri ağıt yakarken, yemekli-şarkılı kutlama yapabilen vicdanlar var. Bombalamaların yapıldığı yerde, devasa dini simgeler dikilebiliyor. Her an bir gerginlik, her an bir tedirginlik var. Siyasete güvenilmediği gibi barışa da çok güvenilmiyor desek yanlış olur mu? Yaşananların acısına güveniliyor sanki bir tek. Ancak bu da tekrarlanmayacağının bir kurtarıcısı değil.

O yüzden bir mağrurluk, bir takmazlık, bir değişik hal var. “Artık böyle” diye özetleyebileceğimiz bir hal. “Yabancı”, her zaman bir tedirginlik ve güvenilmezlik kaynağı. Çok da yabancısı olduğumuz bir durum değil sanki. Anlatma kaygısı yok. Bizden belki bir adım önde. Biz hala anlatmak istiyorduk. Belki de iki yıl öncesine kadar. Artık bu kaygıyı ne kadar taşıyor ve yaşıyoruz; emin değilim! Olan oldu, giden gitti… Bundan sonra ne olacak?

Sadece silahların susması barış anlamına geliyor mu gelmiyor mu sorusu; Bosna’nın, Saraybosna’nın bir özeti gibi. Evet sessiz. Silah sesi yok. Ancak o kadar çok iç ses var ki! Tamamlanmamış, söylenmemiş, haykırılamamış o kadar çok iç ses var ki; çok gürültülü. Hem çok sessiz hem çok gürültülü olmak, bizim de çok uzak olduğumuz bir şey değil.

Güneydoğunun kaderi midir bu? Hep geçiş bölgelerinin alınyazısı mı? Kardeşin, komşunun hikayesi mi? Bu kadar çok benzerken, hep bir kimlik uğruna mı?

Sorular aynı gerçekten de…

1992-1995 arası yaşanmıştı bu savaş. Türkiye açısından da karanlık yıllar. 25 yıl sonrasının düşündürdükleri içinde çok da yeni bir şey yok yani.

Barış sadece silahların susması demek değilmiş. Evet, çok kısa da olsa yaşattıkları şey, bir halüsinasyondan ibaretmiş; şimdi yaşıyoruz. O hayale ulaşmak her zaman boynumuzun borcu, uğraşacağız. Ancak sadece bir barış uğruna, birçok şeyden vazgeçmenin hiçbir kazanımı yokken, götürüsü çok. Her zaman ama her zaman tek bir insanın yaşamını kurtarmak birincil vazife; yine de gelecek nesilleri kurtarmak da onurluca olmalı.

Saraybosna, 25 yıl sonrasına dair bir yolculuk ise, hiçbir şeyin hiçbir şekilde geçmediğinin altını çizmek gerekiyor. Geçmiyor! Artık başka bir şey oluyorsun. Artık başka şekilde gülüyor, başka şekilde yaşıyor, hissediyor, düşünüyorsun. Bu korkutucu, hem de çok. Ancak en azından bu anomali ile yaşamayı kabullenmeyi de getiriyor. Kabullenmek yüzleşmeyi getiriyor. Yüzleşmek de iyileşmeyi. Ve iyileştikçe iyi de kılabiliyorsun.

Balkanlar’a biraz daha bakmakta fayda var. Özellikle kadınlara ve çocuklara. Daha iyi okuyabilmek ve 25 yıl sonrasına hazırlanabilmek için…

***

Bir yılı daha geride bırakıyoruz. Kaybettiklerimiz, kazandıklarımızdan daha fazla olan bir yıl oldu. Önümüzdeki yılın, 25 yıl sonrasına çok daha güçlü, onurlu, kazançlı hayatlar, nesiller bırakması dileğiyle. Sersala we pîroz be!

PaylaşShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterEmail this to someoneDigg thisShare on RedditShare on TumblrShare on LinkedInPrint this page