Yaşama yeniden soluk verelim

Roni XELIKAN

  • 18 Mart 2017

2Biz kadınlar bu 8 Mart’ı yaşlı dünyamızın faşizmle boğuştuğu bir dönemde karşılıyoruz. Tek adamlar dünyamızı karalara kaplayarak; suyunu, toprağını, havasını, ağacını, çocuğunu, kadınını, gencini, yaşlısını hayata dair her şeyi ama her şeyi kullanıyor, sömürüyor. Dünyanın birçok yerinde kâh kovboy, kâh cübbeli, kâh buz suratlarla karşımıza çıkan bu maskeliler, hayatlarımızı cehenneme dönüştürmek için bizden çaldıklarıyla, bir an bile durmadan sömürdükçe sömürüyorlar. Alınterimize, aşımıza, ekmeğimize birinci ve ikinci doğamızda olan tüm zenginlik ve güzelliklere hiç utanmadan, arlanmadan el koyuyorlar. Sonra, sahte demokrasi retorikleri ve mizansenleriyle bu çürümüş-kokuşmuş dibe vurmuşluğu hepimize parlak tepsilerde sunmaya çalışıyorlar.  Kuruttukları dereleri, kestikleri ağaçları, üzerine asfalt döktükleri ormanları, asit yağmurlarına dönüştürdükleri havamızı, doymak bilmeyen kâr hırslarının kurbanı haline getiriyorlar.

Savaş baronlarının elindeki dünyamızın her gün bir yeri yanıp tutuşuyor, dumanların içinde kayboluyor. Ve daha yanan, parçalanan, tanınmaz halde olan bedenler sokakların ortasında, harabelerin içindeyken, gözyaşları henüz kurumamış, yaralar kabuk bağlamamışken, birden şehirlere giren imar canavarları… Yıktıkları, harabeye çevirdikleri hanelerimizin yerine paradan kuleler dikmek için yıktıkça yıkıyor, parçaladıkça parçalıyor. Adeta toplumun belleğinden, aklından, duygusundan ve yaşanmışlıklarından intikam alırcasına…

Kanla beslenen savaş tanrıları dünyanın mazlum halkları ve kadınlarının topraklarını talan ettiklerinden, yollara düşen genç kadınlar, oğullar ve analar nelerle karşılaşmıyorlar ki… Tek adamların dünyasında toprağından, ülkesinden kopana reva görülen köksüzlük, başkalaşım ve köleliğin en katmerli halidir. Kadınların ocağına ateş düşürenler, gözlerinin nuru oğullarını savaşa sürenler, onlara ölümü, kızlarına satılmayı, hizmetçi olmayı helal bellerler. Bizi denizlerde boğduranlar, postallarıyla kafamızı ezip selfi çekenler, cesedimize bile zulüm eden zalimlere boyun mu eğeceğiz? Kadın emeği ve duygusuyla kurulmuş dünyamızı bu zalimlerin ellerine mi bırakacağız? Yaşamın kurucusu ve öznesi olan kadına düşen, yeniden dünyasına sarılmak ve elinden almış olana yeniden sahip çıkmaktır! Yaşama ilk soluk verenin, doğayla dostluk kuranın, hayvanla arkadaş olanın, insanı gıdayla tanıştıranın yeniden tanrısal rolüne dönmesi gerek. Kadın o kutsal nefesi bir daha üflemeli ve yaşamı yaşanılır kılmalıdır. Yoksa hayat, yoksa dünya, yoksa tabiat, yoksa çocuklarımız elimizden kayıp gidecek. İsyana kalkıp, özgürlüğü, demokrasiyi örmezsek; erkek hegemonyasının çarkında dişli, hizmetçi, karı ya da iktidarın gölgesini süsleyen süs bitkisi ve onun sönmüş yıldızları olacağız. Aslında sermayenin yaldızlı baş tacı olmakla hamalı olmak arasında bir fark yok. Biri kendini ve başkalarını kandırıyor, diğeri de aldatan erkek çarkının değirmenine su taşıyor. O halde dayanışalım, emeğin metalaşmasına ve metaların kraliçesi olmaya karşı…

İksir mücadele etmektir

Başımıza zulüm yağdıran bu zalimleri durduracak olan kadınlardır. Bundan yüz yıl önce nasıl bizi yakanları, biz mücadele ateşimizle yakmışsak, şimdi de ele ele vermeli, kolları sıvamalı ve bu zalimlere meydan okumalıyız. Mücadele ve örgütlülük özgürce varolmamızın iksiri ve vazgeçilmezidir. Başka yol-yordam yok, başka hayat yok. Biz kadınlar insanlığa, dünyaya verdiğimiz emeğe sahip çıkmalıyız. Bizim olanı bizden alanlardan hesap sormalı, şaha kalkmalıyız. Zorba ve sömürgen erkek tekelciliği olan kapitalizm ve ulus devlet faşizmine karşı örgütlü gücümüzle karşı durmazsak, tekliğe dayalı homojen, hegemon erkek erki yaşamın ve dünyanın sonunu getirecektir.

4Unutmayalım; bu erki yaşatan, karılaştırma ile geliştirilen köleliktir.  Köleliğin geni karılaştırmadır, o yüzden karılaşma sanıldığı gibi salt bir cinsiyetçi obje değildir. Karılaşma özde sosyal bir özelliktir. Toplumun bir bütün olarak karılaştırılması sistemin yürümesi için gereklidir. İktidar erkeklikle özdeştir. O zaman toplumun karılaştırılması kaçınılmazdır. Çünkü iktidar özgürlük ve eşitlik ilkesini tanımaz. İktidarla cinsiyetçi toplum arasındaki benzerlik özseldir. Cinsiyetçi ideolojiyle toplum köleliğe açılmıştır. Cinsiyetçilik en az milliyetçilik kadar iktidar ve ulus devlet üreten bir ideolojidir. Erkek egemen için kadın cinsiyeti üzerinde her tür ihtirasını gerçekleştirdiği bir obje, bir nesnedir. Tüm iktidar ve devlet ideolojileri ilk kaynağını cinsiyetçi tutum ve davranışlardan alır. Kadın köleliği olmadan hiçbir kölelik biçimi gelişme ve yaşama şansına sahip değildir. Bu kanun böyle olduğu için kadınların kurtuluşu toplumun kurtuluşu ve özgürlüğüdür. Kadınlara ve topluma kanıksanmış, içerilmiş, bu kölelik kodlarıyla mücadele halinde olmazsak ve bu savaşı örgütlenmiş bir bedene kavuşturamazsak, özgürlüğe yol alamayız. Kadın mücadelesinin ruhu özgürlük, bedeni ise öz güce öz iradeye dayalı örgütlenmedir.

Bunun için ilk örgütlenmenin kurucusu olan kadının öz iradesi, eyleyişi, özgün-özgür kimliğiyle örgütleşmesini oluşturma zamanıdır. Varolma ve özgürleşmenin, örgütlenmeyle arasındaki ilişki ontolojiktir. Örgütsüz toplum ve kadın bir hiçtir. Hiçliğin güç oluşturduğu ve mücadele kulvarına girdiği de görülmemiştir. Karşımızda her yönüyle muazzam kurumlaşmış, yapısallaşmış,  toplumu adeta bir ahtapot gibi saran, her hücresine nüfuz eden, korkunç tahakkümcü bir sistem gerçekliği vardır. Buna karşı elbette kendi renklerimizi, farklılıklarımızı, erkek aklının baskıcı, ezici, boğucu hükümranlıklarına aldırmadan, sere serpe ortaya koyabiliriz. Şarkılı, türkülü ezgili, rengarenk içinde olmak bize has olandır, özümüzdür.  Monotonluğa, tek sesliğe, grileşen yaşama karşı capcanlı olmak güzelliktir, zenginliktir. Ama yeterli değildir… Sadece sazla, sözle, dansla yollara çıkmak, sokaklara dökülmek bu devasa organize aklı ve tekelciliği söküp atamaz. Erkek devletinin aklını, sistemini toplumların ve kadınları üzerine ur gibi çöken, emeğini emen gerçeğini abartmak ya da gözümüzde büyütmek için bunları sıralamıyorum. Burada kast edilen bu özgürlüksüz, eşitsiz düzene karşı özgücümüze dayalı mücadele enstrümanlarımızı, argümanlarımızı örgütlü ve güçlü kılmaktır.

Amansız bir direniş şart

Kadın sorunsallığı dünyanın neresinde olursa olsun cinsiyetçi ideolojiden kaynaklı birbirine benzerdir, hatta aynıdır. Kendisine “en benim, en biriciğim, en uygarım’’ diyen ülkelerde bile kadına karşı şiddetin, tecavüzün, eşitsizliğin haddi hesabı ölçülemez. Erkek egemenliğinin mayası olan cinsiyetçiliğin ırkı, rengi, vatanı ve katmanı yoktur. Bir erkek ideolojisi olan cinsiyetçiliğin öznesi erkek egemenliği, nesnesi ise kadın ve karılaşan toplumdur.  O yüzden faşizmin kurucusu Hitler ‘halklar kadın gibidir’ demiştir. İktidarın çobanları için sürüleşen topluma ve sürüleştiren kadına ihtiyaç vardır. Kadına biçilmiş erkek kanunlarının özü ve uygulanış biçimi ezel-ebed hükmündeki ilahi kanunlardır. Değişmez, esnemez, sadece hükmünü icra eder.

İşte bu kanunlara karşı özgür kadını ve özgür toplumu geliştirmeyi bir ibadet biçiminde ele almak ve bunun için amansız bir mücadele ve örgütlenme içinde olmak gerekir. Mücadele ve örgütlenmenin başarı ölçüsü dayandığı fikirsel, zihinsel ve felsefik hattır. Paradigması demokratik- ekolojik- toplumsal özgürlükçü olanın yürüyüşü, örgütlenme tarzı, toplumu ve kadınları etkiler, sürükler. Kadın kadın olmaktan kaynaklı binyıllardır, bilim, felsefe ve siyaset alanından eril aklın son derece kurnaz yalan ve hile dolu operasyonlarıyla sadece uzak tutulmamış; girişi günah, yasak ve haddini bilmezlik olarak hükme bağlanmıştır. Bu kadına girişi yok sayılan alanlara karşı feminist hareketin önemli bir mücadelesi ve kazanımı oldu. Hem kadın haklarının insan haklarıyla eşitlenmesi, hem örtük olan kadın sorunsallığının gün yüzüne çıkması, hem de akademik dünyada kadınların yer alması bağlamında feminist hareketin başarısından söz etmek mümkündür. Fakat bu kurumlaşma günümüzde akademik disiplinlerin sınırlarında seyreden, toplumun ve kadınların özgürlüğünü amaçlayan projelerden kopuk bir haldedir. Feminist hareketin örgütlenme tarzı ve akademik ağları bir zamanlar kendilerine hayat veren tabandan uzaklaşmış, ilgi odakları ve dinamizmlerini kaybetmişlerdir. Kuşkusuz kadınların özgürlük mücadelesi içinde bu hareketlerin hem örgütlenme, hem mücadele, hem de düşünsel formasyon açısından kazandırdığı çok değerli ve anlamlı deneyimler vardır. Bu deneyimleri sistem karşıtı bir mücadeleye evriltmenin zamanı çoktan geçmiştir. Sosyal uçurumları derinleştiren herşeyin üzerine bir fiyat etiketi yapıştıran, hayatın her alanını kendi girdabına çeken zincirlerinden boşanmış kapitalizmin eleştirisini yapmaya ve alternatif geliştirmeye ihtiyaç vardır.

Kadınların mücadelesi sistem içi olamaz

Kapitalizmi eleştirmek sadece onun faşist tek adam diktatörlüklerine karşı başkaldırı değildir. Evet, bu tek adamlar bize ait olan her şeye karışıyorlar. Kaç çocuk yapacağımıza, çocuğumuzu nasıl doğuracağımıza, nasıl güleceğimize, nasıl giyineceğimize, nereye ait olduğumuza, nerede çalışacağımıza özcesi bizim yaşamımıza dair her şeyi işgal ve kırım söz konusu… O yüzden bu adamların sadece tekliğine, faşist karakterlerine karşı olmak yetmiyor. Bu adamlar doğanın, kadınların, toplumların, mazlumların sınırsızca sömürüldüğü, durmadan çalıp çırpan, gözü doymayan bir sistem içinde var oldular, iktidarlaştılar. Dolayısıyla en eski sömürge olan kadınların sistem karşıtı anti-kapitalist ruh ve bilinci taşımaya yeminli olması ve sistem dışı yaşaması gerekir.

Özgürlük, demokrasi, toplumsal kültür ve ahlakın değerleriyle bilenmiş kadın paradigması, çağın en büyük kurtarıcısı niteliğindedir.  Bu paradigmanın aktivistleri, öncüleri özgürlük ışığı, bilinci ve inancıyla dolu dolu olamazlarsa dünyayı değiştiremez, kadınları ve toplumları kurtaramazlar. Erkek egemen buhranı, felaketi ve zehri söküp atmak, dünyayı değiştirmekle özdeştir. Kapitalist moderniteye göbekten bağlı olmakla, kangrene dönüşmüş toplum ve kadın sorunları hiçbir çözüm bulamaz. Göbek bağını kesip, yaşam3 tarzımızı değiştirdiğimiz an özgürlüğün yolunda ilerler, en derin kölecil, kötücül esaretlerimizden kurtulmuş oluruz. Modernizmin sahte yanılsamalı bireyci özgürlük arayışlarından, girdaplarından kopamazsak, ne kendimizi değiştirir, ne de sistemi alt ederiz. Bu nedenle önce hepimizin ruhlarına ve bedenlerine hükmetmiş, bizi bize yabancılaştırmış, özümüzü örselemiş kapitalist yaşam kültürünü içimizden, kişiliğimizden söküp atmamız gerekir.

Çivileri gevşetmenin değil sökmenin zamanı

Dünyanın her yerinde milliyetçi, sağ-muhafazakâr totaliter rejimler gelişti. Bu rejimlerin ilk elden el attıkları yer kadınların yaşam alanları oldu. Buna karşı kadınların özellikle de Trump yönetimine karşı “ben adaletim, ben insanım, kadın hakları insan haklarıdır’’ sloganları etrafında oldukça göz kamaştırıcı, son derece renkli eylemsellikleri gelişti. Sokağa dökülmek, faşizmi yarmak ve o çirkin yüzünü pul pul dökmektir. Faşizm; kadınların başını çektiği dipten gelen dalganın, onların sonunu getireceğini bilir. O yüzden kadınlara karşı o kadar saldırgan, o kadar vicdansız ve pervasızdır. Demek istediğim; sokağa dökülmelerimiz ulus devletin son durağı olan faşizmin gözünü korkutabilir, biraz eteklerini tutuşturabilir. Ama biz kadınların bu vahşi düzenin gözünü çıkarmamız, bedenini çökertmemiz, beynini yerle bir etmemiz ve kirli ruhunu dibe vurmamız gerekir. Bunun için bu 8 Mart’ta mücadelemizi süreklileşen, seller sular gibi coşan bir örgütlülük gücüne dönüştürmemiz şarttır. Kadının özgürlük mücadelesi buna evrilmezse, erkek egemen düzenin sadece çivilerini bazen gevşetmiş oluruz. Oysa bu kan sevici, kadın ve doğa düşmanı düzenin çivilerini sökmeli, mücadele direncimiz ve azmimizin alınterinde faşizmi boğmamızın zamanıdır.

Ölümcül kaderi öz savunmayla değiştiririz

Saman alevi gibi olursak, faşizmin ateşine sadece su serperiz. Oysa bizim her gün kadınları katleden, tecavüz eden, en ağır koşullarda, en az ücretle köleleştiren, evrenin en harika varlığı olan kadına ya köleliği ya da ölümü reva gören bu düzeni söküp atmamız gerekir. ‘Sırtımızdan sopayı karnımızdan sıpayı eksik etmeyen’ bu zalim düzene karşı bizi bizden başka kurtaracak bir güç yoktur. Kadına karşı şiddet kanıksanmış, cinsiyetçi kodlardan kaynaklı sıradanlaşmış, normalleşmiş durumdadır. Vatan için ölen erkek değerlidir. Her gün katledilen kadının ölümü kaderdir. Milliyetçilik zehriyle her gün savaş naraları atan diktatörlerin söylemleriyle yetişen nesillerin, en alttaki tezahürü kadını katletmekle doymayan, lime lime doğrayan korkunç haldir. Kadını namusu olarak 5gören, cinsel obje gözüyle bakan bu ölümcül zihniyetin sonuçları kadın cinayetleri ve şiddetidir. Kadını erkeğin teröründen kurtaracak olan özgücüyle sağlayacağı öz bilinci, öz iradesi, öz örgütlenmesi ve öz savunmasıdır. Bu yazgıyı bize çizenlere karşı kendi yazgımızı çizmeli. Sadece ve sadece özgürlükle sözleşerek, özgürlüğe büyük bir inanç ve iradeyle kenetlenmeliyiz.

Korumasız olmak gaflet ötesi

Kimseden bizi korumasını beklemeden, kendimizi öz gücümüzle korumalıyız. Savunmasız tek bir canlının olmadığı bir evrende en fazla saldırıya maruz kalan bir varlığın bu denli korumasız olması gafletin ötesinde yaşamı bilmemekle bağlantılıdır. Yaşama can verenin hali bu olamaz. Hâlbuki doğayı, çocuklarını, hanesini, toplumunu korumayı, kadın olmaktan kaynaklı en çok kadınlar bilir. Erkek egemen sistem ve zihniyet bizi güçsüzleştirdiği, bizi bize karşı düşman kıldığı için bu haldeyiz. Yoksa böyle değildik, yoksa tarihe böyle geçmemiştik. Zaten yüzyılın kadın devrimi Rojava deneyimi de kadınların kendilerini tecavüz ordusu DAİŞ’e karşı nasıl muhteşem ve efsanevi bir şekilde savunduğunun ispatıdır. Uzaklarda, soyut âlemlerde savunmayı aramanın âlemi yok. Gözümüzün önünde, burnumuzun dibinde mükemmel deneyimlerle dolu bir hazine var. Sadece görelim, bakalım, örnek alalım.

PaylaşShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterEmail this to someoneDigg thisShare on RedditShare on TumblrShare on LinkedInPrint this page